28 Ocak 2009 Çarşamba

Okundukça ne kötü eskimesi şiirin

T-cetvelinin T kısmını masanın ucuna yavaşça yerleştirdim
Cetvelin tam orta kısmına
Ve iki yarısının iki ortasına da birer nokta koydum
-Teknik resim dersimden öğrendiğim şeyler işe yaradı sonunda-
Üçgen cetvelimle kağıdın ilk yarısını ölçtüm
Onun yarsının biraz daha
-çok fazla değil az biraz-
fazlası ölçüsünde pergelimi açtım
Ve
Orta noktalardan iki daire çizdim
Birbirini hafif kesen iki daire
'Bak,
Bu benim' dedim
'Diğeri de sen'
'Kesiştiğimiz alan da işte burası'
Sustu
Bir şey demedi
Anlayamadım
-Ne zaman anladım ki-
Kesiştiğimiz yeri az mı buldu
Fazla mı...

Korktum sevgilim
Senden değil -yanlış anlama lütfen
Senden önceki yaşanmışlıklardan
Korktum
Senin olmaktan
Sana bağlanmaktan
Şu anda hayattaki her şeyden korktuğum gibi
Yeniden başlamaktan korktum
Aidiyet hissinin bir anda bitebilecek olmasından
Hiçbir şeye ait olmak istemedim bir an sevgilim
Seni sevmediğimden değil
Sevip, kaybedeceğimden
Gökyüzü grileşti bugünlerde
Dışarıda hafif bir yağmur kokusu
insana 'keşke biraz daha yeşillik olsa' dedirtiyor
Buralarda yağmur yağıyor
Ama çimen yok
Çimen kokusu yok
-Keşke her şey filmlerdeki gibi olsa-
Yüreğim git diyor
Kalma, kaç kaçabiliyorken
Korkuyorum
Sana ait olup, seni kaybetmekten
O güzel sözlerin sonu hep aynı
Birçöpkutusunda son buluyor hepsi
Ya da birşişeiçilmişşarabınderinliklerinde
Bu yüzden korkuyorum sevgilim

Gidince herkes, yalnız buruk anılar kalırmış.
Bir kaç içli şarkıyla,
Özlem dolu bir kaç şiir bi de.
Sen gidince de onlar kalmasın diye sevgilim
Gelemiyorum yanına


'...
Ellerim ve bileklerim ve gözlerim şehvetle gıcıklanıyorlar
Yorgun suratlarınızı hiç mi hiç göresim gelmedi
İçimde bir sıkıntı dinamiti var ki, patlamasa öleceğim
Şiir yazmak istiyorum, canım sıkılıyor, alışkanlıklarımdan iğreniyorum
Düşünmesem ve koyversem ellerimi belki çok şeyler söylerim
Tenha bir böcek gibi tavan arasına koşuyorum
Sen çirkin bir ihtiyar olmadan burnundan öpmeliyim'
Ataol Berhamoğlu

25 Ocak 2009 Pazar

Tha strange case of Dr. Jekyll and Mr. Hyde

Yıllar önce okuduğum bir romandı dr. Jekyll ve mr. Hyde. İngilizce öğrenirken aldığım o 'stage 5 ' kitaplarından biriydi ve aralarından en etkileyicisiydi. Uzun bir zaman sonra bir dvdcide 1920 versiyonu çıktı karşıma. Film Charlie Chaplin filmleri gibi sessizdi. Arada yazılar konulmuş ve insanların konuşmaları anlaması sağlanmıştı. Kitabı ve kitabın oluşturduğu imgeler kadar yaratıcı olmasa da, film John Barrymore aktörlüğü ile güzeldi. Geçenlerde ise 2008 yapımına denk geldim. Tam bir fiyasko denecek kadar başarısız olmasa da. 21. yüzyılın ve hatta 20. yüzyılın 'tiraj' kaygılarına yenik düşmüş bir filmdi. Belki böyle düşünmemin başka bir sebebi de kitabı bizzat okumuş olmam ve uzun bir dönem düşünüp hayal dünyamda farklı imgelerle bağdaşlaştırmamdı. (kitap biter arkana yaslanırsın, gözlerini kapar, uzun düşüncelere dalarsın. Rüya gördükten sonraki gibi. Ya adam şunu yapmasaydı ne olurdu? Adamın yerinde olsam ben ne yapardım?..)
Asıl amacıma ulaşmak için beni küçük yaşta etkileyen kitabın hatırladığım kadarıyla özetini verem gerekbilir. Dr. Jekyll döneminin en ünlü ve en başarılı doktorlarından biridir. Çocukluğundan beri Jekyll'ın en iyi ve tek yaptığı şey çalışmak ve daha çok çalışmaktır. Gecesi gündüzü hastalara bakıp yeni tedaviler bulmak olan Jekyll, hayatından o kadar mutsuzdur ve çaresizdir ki, bu sefer de bildiği bütün bilgileri kendi hastalığının ve mutsuzluğunun tedavisinde kullanmak istemektedir. Yaşadığı küçük yerde çok tanınan ve çok saygı duyan bu doktorun, gezme, kadınlarla beraber olup 'iki tek atma' şansı yoktur. Bu yüzden de 'yeni bir ben' ister kendine. Hiçbir sorumluluğu olmayan. İstediği zaman istediğini yapabilecek ve kendinin tam tersi 'şeytan' olabilecek biri. Velhasıl uğraşları sonuç verir ve bulduğu formülü kendine enjekte ederek, çirkin kambur ama kendinden tamamen farklı bir insan yaratır. Akrabası olarak tanıttığı bu insana bir ev tutar ve geceleri tamamen kendi 'ünvanından' farklı bir mr. Hyde olur. Gezer, tozar ve sorumsuzca yaşar. Sabahları ise Dr. Jekyll olarak gelen hastaların yaşama sebebi olmaya devam eder. Belli bir süre sonra ise işler çığırından çıkar ve doktorumuz bu vücudundaki yeni 'birey'i kontrol edememeye başlar, artık Mr. Hyde doktorumuz yalnızca istediğinde değil, kendi istediği zaman ortaya çıkmaya başlar. Başka bir sorun ise Mr. Hyde'ın bu asi kişiliği yüzünden, cinayetler işlemesinden kaynaklanır ve olaylar gelişir...
Dr Jekyll ve Mr. Hyde 1880li yıllarda yazılmış olmasına rağmen günümüzde bile tartışılan konuşulan, filmleri defalarca çekilen bir kitaptır. (ki 2012 yılında bir yenisi daha vizyona girecektir.) Ufak değişiklikler olsa da ( ilk romanda doktorun bir avukat arkadaşı olayların farkına varır, başka birinde cinayetler ele verir) asıl konu hep aynı kalmıştır. İnsanın hem iyi hem kötü olabileceği. Belki de Shakespeare ile başlamıştır bu düşünce 'fair is foul and foul is fair' (bknz. Machbeth).
Kıskanmak mı denir, özenmek mi yoksa imrenmek mi bilemedim ama, son zamanlarda ben de kendimi 'toplumsal yönlendirmeler'in içinde kapana kısılmış gibi hissediyorum. Gerek 'usturuplu bir hanım evladı' olma , gerekse 'başarılı bir öğrenci' olma... etiketlemeleri. Üniversitelerin bizi seçtiği bir sınav için yıllarca dökülen kan terden sonra, gidilen üniversitede aranılanın bulunamaması, 'artık hayatımı yaşayabilirim, özgür olup hobilerimle ilgilenebilirim' derken önüne bambaşka engellerin çıkması. Yasaklar, ayıplar, sınırlamalar, örfler, adetler, kurallar...
YETER demek istiyorum. Yeter diyip bütün mühendislik kurallarını, aile kızı olmanın kurallarını, yetişkin olmanın kurallarını, vatandaş olmanın kurallarını yıkıp, bambaşka biri olmak istiyorum.
Kalkıp gitmek bu şehirden, belki bir budist olmak, belki esrarkeş,belki bir sanatçı, belki tır şöförü, belki bir yosma... ve kendimi bulmak istiyorum. Kendimi tanımak. Ama gerçekten. Başka bir zamanda, başka bir yerde, başka bir ben görmek istiyorum. Kalıplarda, iki kelimelik 'seni seviyorum'larda, istenmeden söylenen 'hoşçakal'larda, zorla yapıldığı belli gülümsemelerde... Bunların dışında, tanıdığımdan çok farklı bir ben var belki de. Yaşanmamışlıklarımda, denenmemişliklerimde. Bir mektup kaleme alıp beğenmeyince az yazılmış beyaz sayfaları teker teker yırtıp atarkenki gibi, hayatımın az karalanmış, denenip başarısız olduğu her sayfayı yırtıp, beklemeden bir diğerine başlamak istiyorum. Ben sanırım oyuncu olmak istiyorum. Sıkıldım mı farklı bir karakter olabileceğim. GERÇEKTEN çok şey istiyorum!

Daha çok yeni bir dönemi 'kafa göz yarmadan' atlatmışken ve bunun rahatlığını yaşayamadan, gene tonla sorumluluk altına girmem gerek. Bıktım usandım artık.
Ama ne demiş ünlü bir düşünür 'Durmak yok yola devam...'

Beatles-Revolution

where do we go now?

not: bugün fark ettim bir yere şifre yazınca 'beni unut' diyen kısmı görünce nedense hep sezen aksu'nun 'beni unutma' şarkısını söylüyorum. Kelimeler ve şarkılar konusunda ne kadar da obsesifim:)

23 Ocak 2009 Cuma

azrailime ruhumu sattım
ruhumu sattım ki kalbim bana kalsın
ruhsuz bir kalp ne işime yarar di mi
seni arzulayan bir kalpten çok daha iyi ya
ruhsuz bir kalp

azrailime ruhumu sattım
biraz önce hem de
yatıcam
kalkıcam
pufff
yoksun
bir hiçsin
işte
bunun için ruhumu sattım azraile

azrailime ruhumu sattım
kalbim sana ait olmasın bir daha diye
senin için atmasın bir daha
ruhumu vermeye razıyım bunun için
'al'
'hepsi senin olsun'

ruhumu sattım bugün azrailime
artık emrine amadeyim
kalbimin senin emrine amade olmasından iyi ya...

ruh-suz bir kalp
seni seviyorum demek bir adım ötendeyken oysa
ruh
suz
tuz
suz
derken aynı sayıda harf kullanırken hem de

ah şu imgeler
hepimizde farklıyken
hayat...

22 Ocak 2009 Perşembe

yaz gecemin rüyası

parmağın ince ve aslında önemsiz bir kağıtla kesilmiş o garip iç burkan acısı
kağıt kesiğinin olduğu yerde hücreler kendini yenilerken
kalptekikağıtkesikleri nasıl oluyor da kendini yenileyemiyor
devam edemiyor yoluna
etmek istemiyor belki de
vücudun biyolojik olarak faaliyetlerine devam ederken
ruhun duruyor
geriye bakıyor sürekli
acı çekiyor
yoluna devam edemiyor
haykırmak istiyor
korkuyor

nasıl oluyor da insanlar bu kadar umursamaz oluyor
kendin bile
kendini kandırabiliyor

kendi kurduğun hayal dünyasında
kelimelere ve insanlara itaf edilen hayatlar,
uğurlarına feda edilen canlar.
kati inançlar;
bazen bir hiç uğruna
...

bir yaz gecesi rüyası
yahut kış
ne fark eder ki...
geldin yanıma
tuttun elimden
sarıldın bana sıkıcana
bırakmamak üzere
kaçtın sonra
korktun
dedim ya
bir yaz gecesi rüyasıydı bu
ne fark eder ya da kış
tenin tenimde
hissediyorum
ilk öpüşmemizi hatırlar mısın
ya da ilk senin oluşumu
hatırlarım ya ben hala...
kokunu
o eşsiz esansiyeli
kimsede olmayan
kimsede bulunmayan
benim sandığım
özel sandığım
özel olmadığını kısa bir sürede anladığım
her şey gelip geçiciymiş
çok şey öğrettin bana
kalbim ağrırken
yürüyüp gidebilmeyi...
yürüdüm
gittim
bir yaz gecesi rüyasıydın sen
ya da kış
rüya işte
ne fark eder ki...


bir elimde gökyüzü var hala....

nice aylara....,

18 Ocak 2009 Pazar

.duygutopia

Mesela iş güç olmasa

Yarınki vize,Perşembe günkü final

Elektrik faturası, kredi kartı borcu

Arabaya benzin alma derdi de olmasa mesela

Bağımlı olmasak bir şeylere bir de

Ailene hesap vermek zorunda olmasan

Çıksan bir gün evden elinde küçük bir çantayla

Tek başına gitsen uzaklara

Ama uzak dediğim uzaklara, alabildiğine uzaklara

Peru’ya mesela yada Afrika’ya

Yada o kadar uzaklara gitmek istemesen

Atlasan arabana gitsen mesela Anadolu kavağına

Giderken de açsan pencerenin camını

Elini çıkartsan, üşüse elin

Canına esti mi unutsan her şeyi

Sevdiğinle kaçamak yapsan mesela

Mesela çok uzaklarda bir yere gitsen

İstanbul’un köylerinden birine mesela

Sırf istiyorsun diye

Ertesi günkü vizeyi, o günkü dersi düşünmeden

Alsan eline fotoğraf makinanı, o sana şiir yazarken sen de onu çeksen

Mesela dondurmamı çekti canın

Kahramanmaraş’ta bulsan kendini

Böyle kocaman bir külahı midene indirirken

Sırf sen istiyorsun diye kalsan evde yada

Umursamadan parayı okulu kariyeri

Mafya babası olmasa mesela dünyada hiç

Yada gece kulübünde kızarkadaşınayanbaktığı gerekçesiyle öldürmeseler adamı

Gitsen sen de korkusuzca, eğlensen istediğin gibi

Kilo alma derdin olmasa mesela

Yesen dünyadaki bütün çikolataları

Mesela bir gün çalar saatin çalsa

Durdursan onu gözlerini açsan hafifçe yanında uyuyan sevgiline baksan

Sarılsan kocaman öpsen ve uyumaya devam etsen

İnatla daha da horlayarak hem de

Sabah kalktığında kahvaltı ile gelse sana mesela

Kitap okusanız sarılarak

Film izlemek isteseniz mesela ama karar veremeseniz bir türlü

Günün en stresli olayı bile bu tatlı kavga olsa mesela

Sen de sabahki jestine karşılık ona çok güzel bir akşam yemeği hazırlasan

Şöyle en soslusundan, en güzel salatalısından

Kendine ait evin olsa mesela

Arkadaşlarını çağırsan

Bütün gün kitap okusanız, sohbet etseniz, gülseniz birlikte

Film koysanız bir de arada kahkahalarla izleseniz

Mesela gecenin bir yarısı eve dönerken bağıra çağıra şarkı söylesen

Kimse kızmasa, bağırmasa buna

Öyle çok bağırarak değil tabi

Sadece yüksekcene bir sesle

Mesela alsan eline kamerayı film çeksen

Çok fazla bir şey bilmeden

Buna gerek duymadan

Eğlence olsun diye

Mesela sokakta öpebilsen sevgilini doyasıya

İnsanlar seni yer gibi bakmasalar

Gülümseyip ‘gençler’ diyip geçseler

Haykırsan istediklerini, hissettiklerini

Saklamak zorunda kalmasan mesela

‘aman bunu dersem ne düşünür’ diye

yani bir oyun gibi görmesen bu hayatı

yaşasan hissettiğin gibi

içinden geldiğin gibi

Bilmem sanki hayat böyle olsa daha güzel olurdu


eğildim saygıyla karşılarında
aşkları için savaşıp kazananların

16 Ocak 2009 Cuma

Pembe Domuzlu Kumbaram

Her şeyin çözümünü önüme koydular
Simsiyah takım elbiseli adamlar
'Bu işte' dediler
Karanlık bir odada da
Işık gözümü alırken
'Ama' dedim
'Aması falan yok,
Olmayacak, senin hayatın bu'
Kızmış görünüyordular
Sinirli
Sustum ben de
Korktum
Siyah takımları vardı
Aynı tarz taranmış saçları
Ceketlerinin ceplerine iliştirilmiş aynı renk mendilleri
Esmer olan yaklaştı yanıma
'Duyduğuma göre kumbaranı kırıp içindeki parayı almışsın'
Pembe domuzcuk kumbaram
'Düştü'dedim
'Kırıldı'
'Bize getirseydin yenisini verirdik,
kırıldı diye içindeki paraları harcaman mı gerekiyordu!'
Ses tonu bağırmaya yaklaşmıştı
Evet bilerek kırmıştım
Çok üzülmüştüm domuzcuğa
Ama yıllardır biriktirdiğim paranın öylece orada durmasını istemiyordum
Kırmış ve içindeki parayla çikolatalar almıştım kendime
Çikolatalar ve kitaplar
Ve arkadaşlarımla sinemaya gitmiştim
Suçluydum, yakalanmıştım
Kaçamazdım ama cezalandırılmaktan çok korkuyordum
'O paralar HARCANMAYACAK demiştik' dedi bir diğeri
Köşede sigarasını cümlenin senfonisine uygun içerken
'O paralar BENİM, size NE bundan' diye bağırdım
Hayır bağırmadım tabi,
Buna hakkım yoktu
Burada bu şehirde, bu zamanda buna hakkım yoktu
Korktum hayal ettim ama diyemedim işte
Cezamın uzatılmasını ve ağırlaştırılmasını da istemedim
'Kurallar belirli
Geleceğin için her gün para koyacaksın
Eğlence yok, ekstralar yok
Yaşayacağın kadar para
Hatırlıyorsun bunları değil mi?'
'Evet' dedim sesim o kadar ince çıkmıştı ki
Bir adam dışarı çıktı elinde bir kumbara ile geldi
'Al bu sefer denetlemeye daha sık gelicez.'
Diğer adam ekledi
'Bu ilk cezan ve sadece uyarı yazıyoruz sana. Bir daha aynı şey olursa cezan ağır olacak.
Şimdi çıkabilirsin.'
'Unutmadan ''Lükse Hakkın Yok''
Unutma'
Dışarı çıktım, elimde geleceğimi garanti altına alacağı söylenen kumbara. Atmak istedim,fırlatmak ve bu şehri terketmek.
Yapamazdım işte.
Gidemezdim.



Her gün bir şey daha biter
Giderek acı vermez biten şeyler
Aldırma deli gönlüm giden gitsin sen şarkılar söyle içinden...

İnan bana alışamadım hiçbir zaman sensizliğe
Şimdi sensizlik dolaşıyor çıkıp gittiğin bu evde

Yalnızlığa elbet alışır bedenim
Yalnızlıkla belki de başaçıkabilirim
Çok zor gelse bile yaşar öğrenirim
Sensizlik benim canımı acıtan...

13 Ocak 2009 Salı

kaçtım kendimden bugün
ben yokmuşum
bu ben ben değilimişim gibi davrandım
ben duymuyormuşum gibi konuştum
ben hissetmiyormuşum gibi dokundum
benden kaçtım bugun
kaçtım ki, kendimdeki senden uzaklaşayım
kendim yokmuş gibi davranınca
kendimdeki senden uzaklaştım

sonra
sonra çok uzaktaki bir laf
yalnız bir kelime
minik bir anı
çok saçma eski günlerden bir şarkı melodisi
kendime getirdi beni
kendim oldum bir anda
içimdeki sen hala orada
baktım kendime
mutsuz oldum o anda
sonra dedim
'öğreneceksin'
bunu da...

kaçmamayı da

11 Ocak 2009 Pazar

Nasıl da zamanla alışmıştım sana
Konuşmana, gülmene,
Beni kendince sevmene
Şimdi zamanla alışıyorum sensiz bana

Nasıl da öğrenmiştim seni,
Seni sevmeyi, senin olmayı,
Sana dokunmayı
Şimdi zamanla unutuyorum her şeyi

Her şeyi başta yapması zor derler
Şimdi her şey akıp gider gibi ellerimden
Karşı koymuyorum sadece rüzgara artık
Çok sevdiğin bir şiiri ezberleyip
Zamanla onu unutmak gibi




İlk başta kötü günlerimizi sildim aklımdan
Şimdi içim ondan acıyor
Ama zamanla bu da geçecek
Öyle dediler bana
Karşı koymadım ben de
Huzurluyum belki de artık bu yüzden

Artık çok hatırlayamıyorum tenini dokunuşunu
Dedim ya bir şiir ezberlemiştim ben
Belki de sevdiğim filmin bir dizesini
Bir kitabımın satırlarını
Şimdi ise unutuyorum onu
İstemeden de olsa
Bilerek de olsa...
Zaten ne fark edecek ki...

Şimdi burada olsan sana şu şarkıyı armağan ederdim 'Nowhere Man-The Beatles'
yoksun ama olsun

10 Ocak 2009 Cumartesi

hay at at ma atma

Önce renkler kayboldu
Devenin üstünde testilerde taşıdığımız su
Hayatımın belki son yankılarıydı bu
Surlara karşı
O yenilmez hayata karşı
Don Kişot misali
Yanyana, elele verilen -belki de verilebilen- son savaş
Kaybedilen son malubiyetti bu
Başımız dimdik yürüyebildiğimiz zamanlardan kalan
Bizi biz yapan zamanlardan...

Önce renkler kayboldu
Lalelerin o göz alıcı kırmızılığı
Çimlerin o yağmurdan sonra buram buram kokan yeşilliği
Bir renk testinde 57 yazan yeşil ve kırmızı renkler
Kayboldu
Bir sondu
Surlara karşı
O hiçbir zaman yenildiği görülmemiş hayata karşı

Renklerdi bizi biz yapan
Önce onlar kayboldu
Bizim bitiş anımızdı bu
Bizim ve bizi biz yapan her şeyimizin

Şimdi ise surlara karşı
O çetin hayat denen askere karşı
Tonlarca malubiyetti bu
Bize arta kalan.
Artık bize düşen
Yaşadıklarımızı
Bir romanda okumuşuz gibi
Sanki bizim değillermiş gibi
Ve hiç olmayacaklarmış gibi
Elimizde sıcak çikolata
Bir çırpıda okuyup özetini çıkartıp
'Kaybettik' demek
Kazanamayacağımızı bile bile savaşıp
Hem de...

Seni sevmiştim
Renkler kadar
Önce renkler kayboldu
Ardından sen...

Ruhum serzenişte...

When the night has come
And the land is dark
And the moon is the only light we'll see
No I won't be afraid, Oh I won't be afraid
Just as long as you stand, stand by me

So darling, darling
Stand by me, oh, stand by me
Oh stand, stand by me,
Stand by me.

if the sky that we look upon
Should tumble and fall
Or the mountains should crumble to the sea
I won't cry, I won't cry
No I won't shed a tear
Just as long as you stand, stand by me

Whenever you're in trouble won't you stand by me
Oh stand by me, oh won't you stand now, stand by me





Won't you stand by me??

8 Ocak 2009 Perşembe

kartanesigülü

' 'Saçların mı ıslak yoksa ıslak mı yaşamak' dedim

Senin için rüzgarda hep yağmur mu var???

Gözlerin mi daldı yoksa

Sıkıldın mı sorulardan

Hiç geçmez mi gözlerinden bu sonbahar??'

'Mutluydum o uyudu

Sarıldım sayıklarken tanımadığım o adları

Yanımda

Çırılçıplak'

'Rüyamda gururluydum

'Biliyordum' diyordum

İnanmak lazımmış meğer iskambil fallarına'

'Uyandım bakakaldım hayali bir parmağın bıraktığı yazıya pencere camının buğusuna:




Hoşçakal'


İnsanlar nasıl bu kadar vurdumduymaz?!?!?

birkartanesi ol kondiliminucuna
birkartanesi eriağzımda.....




dedim benim kadar yalnızsan
bir gecelik bir aşksa
omuzlarına abanan bir acıdan kaçıyorsan
dibevurduysanyadahaladüşüyorsan
hayalimdeki adsız adam
sanki azımdatadın...
eminim ki sen de hep kendini aradın...
tüm bu garip duygular bir tür
içkanama..

ikinci bir şans mı ASLA

asla asla deme...

7 Ocak 2009 Çarşamba

Eşlik edin, mutlu yıldızlar, aşağıdaki her şeye,
Eşlik edin, kalbin anlatamayacağı kadar mutlu kalbime,
Eşlik edin de kapılmasın artık derinden
Onu çeker görünen karanlık bir kedere: Mutsuz olmasın!
Sağlıkla kalsın her şey, sağlıkla kalsın.
Alfred Tennyson

ne zamandı düşünmeden mutlu olduğum son an?
hatırlayamıyorum bile...
istiyorum çok istiyorum...
Pa ram par ça

5 Ocak 2009 Pazartesi

Hayalim var
Adam
Sessiz sakin
Çiçeklerle dolu bir bahçem
Yasemenler, Laleler, Sümbüller
Başımda onlardan bir taç
Sığınacağım sığınağım
Adı konmuş çocuklarım
Korkmadan dokunduğum bir ten var
Israrla sakladığım anlar

Hayatım var
Kaos
Fırtınalar kopuyor
En sertinden
Çığlıklar, serzenişler
Çiçeklerim solmuş
Çocuklarım ölmüş
Dokunamadığım bir ten var
Kaybolup giden anılarım

Hayal-Hayat ne kadar farklı tek bir harf oysa ki ayıran değil mi onları
İnce bir sicim hayatımız
Yağmurda kullanılan bir araba
Ölme riski yüksek
Yaşamsa bir şans.
Hadi çevir direksiyonu
Uçalım uçurumdan aşağı
Nasıl olsa daha kolay

4 Ocak 2009 Pazar

yüzbinmilyonkatrilyonbeşyüzbinellisekiz gün (ya da dünya zamanıyla dört gün) evde kalmanın sonuçları....

Parmaklarımı kullanmam gerekiyor. Tamam. Dur şimdi. Başparmak çarşamba, işaret parmağı perşembe. Yok yok. Öyle değil. Baştan alıyorum. Başparmak perşembe, işaret parmağı cuma, ortaparmak cumartesi,yüzük parmağı pazar. Heh tamam doğru oldu sanırım şimdi. Neyse daha bir elin parmaklarını geçmemiş. 4 gündür evden değil, kapıdan bile dışarı adımımı atmamış bulunmakla bir guinnes rekorunu kırmış bulunmaktayım. Kendi kulvarımda, kendime karşı tabi. Gün, zaman, hangi gün, ne zaman; bütün bunlar bir ebru yapan ustaların fırçayı dokunduruşları gibi. Bulanık. Günleri bıraktığımda perşembeydi en son. Saat 4 civarı. Şimdi pazar. Herkes evde dinlenirken, ben artık içimdeki hiperaktifliği dindirmem gerektiğinin farkında, nereye koşup nereden zıplasam, kime ne yapsam diye düşünmekteyim. Şu anda böyle bir arabam olsa. Hız yapmak istiyorum. Evet araba kullanmaktan korkan ben. =) Ya da böyle evereste tımanmak. Sınırlarımı zorlamak istiyorum. Penceremi açıp bağırmak.
Aynı zamanda yorgunum. Yani uyuşukluk. Son 2 aydır genel olarak olan bende. Yalnız olunca olan. Düşünüyorum hayatımda birileri olduğu zaman, görüşmek için birsürü çaba sarf ettiğimden ve tonla yol gittiğimden, her ilişki bitiminde böyle bir 'böööönnn' hali oluyor. 'evim de varmış benim ya bir saniye' durumları. 'aaa anne siz de yaşıyor musunuz' diyalogları. Yok o kadar değil de. Bitap düşmüş oluyorum. Gerçi bu şu anda penceremden bakınca gördüğüm yağmurlu havanın da payı var. Kışı severim, yağmuru da. (yaz ya da sonbahar kadar olamaz tabiki de, daha da neler canım! ) Ama hep romantik gelmiştir. Ya kitabına gömülüp çıkartman lazım bunun keyfini, ya da sevdiğinde dışarıda donarken.
Sanki evde oturmak yormuş gibi. Neredeyse hiç yapmadığım bir şeydi. Gerçekten. Ne güzelmiş oysa. Kendinle yalnız kalmak. Mutsuzken mutlu kılmak;kendi kendini, kendi kendine hem de. Yeni yönlerini keşfetmek, müzik öğretmenin seni kaldırıp ona karşı şarkı söylemeden hem de. Hayatımda bu kadar fazla evde tek başıma kaldığımı hatırlamıyorum. Yani en azından belli bir amaç için. Amacıma ulaştım mı bilemiyorum. Ulaştım sanırım. Şimdilik bir soru işareti. Rüyalarım bunun göstergesi olabilir. Belki. Bilinmiyor.

Şimdi kendimi iyi hissediyorum. Daha iyi.
Kabuğumdan çıkma zamanı.
Heheyytt geri geliyorum leeeynnn.
Sokaklarınızda koşucam.
Çiçeklerinizi koklıyacam.
Basamaklarınıza basıcam.
Gözlerinize bakıcam.
Kendimden emin.
Başınızı eğeceksiniz.
Sonra da boyun.
:):) (hıytt korktum kendimden be yahu)

3 Ocak 2009 Cumartesi

Başka bir ben var aklımda

Kalbimde başka bir sen

Biz başkayız

Başka bir geçmiş

Başka bir gelecek


Topladım bavulumu

İçinde sen

Gitsem şimdi, uzaklara

Alabildiğine uzaklara hem de

Güneşin doğmaktan korkmadığı

Geceyi alt edebildiği bir yere

Orada korkutucu karanlık olmasa

Mavi olsa okyanus

Masmavi ve kirlenmemiş

Kırmızı olsa lalelerin rengi

Göz alırcasına, buradayım dercesine

Başka bir sen, başka bir beni sarsa

Alabildiğine sarsa hem de

Başka bir gelecekte,

Okyanusun sahille ürkmeden buluştuğu başka bir yerde

Korkmadan seni sevebileceğim

Korkmadan benim olabileceğin


Ama;

Sen aynı sen, ben aynı ben…

İşte böyle bir şey

Çık şimdi çıkabilirsen bu matematiğin içinden

Mühendissin ya

2 Ocak 2009 Cuma

Seninle beraber olmak
Ilık bir ilkbahar günü
Çıplak ayaklarla çimlere basmak gibi
Yağmurun o ıslaklığı
Vücudunu sararken
İyileştiğini hissettiren

Seninle beraber olmak
Sıcak bir yaz günü
Kumsalda gökkuşağının çıkmasını beklemek gibi
Yağmurun yağmayacağını bile bile
O anı düşünürken
İyileştiğini hissettiren

Seninle beraber olmak
Ilık bir Sonbahar günü
Yağan yağmurun altında
Şemsiyeyi paylaşmak gibi
İkimizde hafif ıslanırken
İyileştiğini hissettiren

Seninle beraber olmak
Soguk bir kış sabahı
Pencereyi açıp
Havayı içine çekmek gibi
Yavaş yavaş hasta ederken
İyileştiğini hissettiren

Elimi verdim
elimi tuttun
anlattım ben
dinledin sen
'gitme' dedim
'gitmem lazım' dedin
'senden daha çok ihtiyacı olanlar var'
bakakaldım gökkuşağına

Coldplay- Trouble

39 derece

Evet herkese bıdı bıdı
'aman dikkat edin kendinize, tatil dönemi finallerde başlıyo zaten sakın hasta olmayın' diye konuşan ben, olmadığım kadar hastayım. Gece uyuyamadım bir oraya dön bir buraya diye diye. Başım sanki bir taş yığını.Biraz direnç göstermesem pııııt düşüyor öne, sağa, sola. İsyan ettim sonunda kalktım yataktan. Gözlerimde mahmurluk.
Hastayken en nefret ettiğim şey burun ile ilgili olan hadiselerdir. Ağızdan nefes almaktan nefret ederim çünkü. Ama yooookkk sanki öyle değilmiş gibi burnumda tık yok. O kadar sinir ki hapşuramıyorum bile!!
Beni en korkutan ise beynimin düşünme fonksiyonunu yitirmesinden çok derecenin 39'u göstermesidir. Dün 39.2ydi. 0.2 mi düşürebildi aldığım o ilaçlar annemin yaptığı abzürd şeyler. Eğer her gün 0.2 düşerse, 10 gün sonra normal bir ateşe kavuşucam tabi finallerim de kocaman bir yalan olacak. Ateşimin hemen düşmesi ve finalleri tez elden çalışmaya başlamak için her kocakarı yolunu deniyorum. Sanırım en çok bugün anneanneme ihtiyacım var...
Kendime bu akşam 10a kadar müddet, iyileştim iyileştim iyileşmezsem 2 seçeneğim var
1) Gece dışarı çıkıp birilerinin ruhunu emicem
2) yeter uleyn diyip bütün grip sinüzit ilaçlarını fondip yapıcam
ben bu hallere düşecek kız mıydım bre. :)
neyse gidip portakal-mandalin-greyfurt suyu üstüne sıcak süt-bal karışımını içiyim en sonunda da kivi-bal karışımını yiyim. =)
ah hayat vah hayat
başım yerinde duramaz deli gibi zonklarken ders çalışma teknikleri var mıdır acaba?

1 Ocak 2009 Perşembe

bütün sene hasta olmadım :) yani en azından çok olmadım
2009'un ilk günü olmam sanırım talihsizlik :) final arifesinde hem de

kısmette 2009a gözlerimi açınca öhö öhö bühü hapşuuu olmak varmış
yılımızın ilk gününü uyuklayarak geçirdim. Tüm senem yoksa böyle mi geçecek?!?!?:)
hayır hızma ile burun akıntısının doğru orantılı bir acısı var
ben burnundahızmasıolanbirsümüklüböceğim. Şa la la.

Milli piyangoma çok güveniyordum. birsürü 5 vardı içinde. ama bir şey çıkmadı. önümüzdeki maçlara bakıcaz
Yargılamanın bazen bize düşmediğini düşünüyorum. Hep yaptım şimdiye kadar. Hata bence. Yargılamadan yaşamak lazım. Yargılamayı çok istiyorsan, kendi yaptıklarını yargılayacaksın. Senin dışında gelişen olayları değil.
O kadar 'biz'siz gelişiyor ki olaylar. Hayat bizim hayatımız olsa da genelde edilgen bir tutum içinde oluyoruz. Yani hayatta kişinin yaşamını etkileyen o kdar çok şey var ki. Mesela bir insanın herhangibir saniyede ölmesi çok olası bir şey. Bunu aslında hepimiz biliyoruz. Bu şekilde herhangibir saniye ölürsek eğer, bunu yargılamamızın pek bir manası yok. (yani zaten ölmüş olacağımızdan istesek de yargılayamayız, ama mesela bu bir yakınımızın başına geldi)
İnsan tahmin yürüttüğü bir konuyu, hele de elinden hiçbir şey gelmeyen bir konuyu yargılamaya ve sorgulamaya başlarsa: 1) bunun sonu gelmez, 2) insan en sonunda delirir, herhalde
artık yargılamıyorum o yüzden. Kim bana neden bunu dedi, o bana neden böyle yaptı. Olaylar benim eksenimde gelişmiyor şu anda. Hem de hiç. ye iç hiç. Bundan çok rahatsızım. Herkes benim yerime karar verme döneminde şu anda. Ben de öyle savrulan bir küçük kanadı yamalı kuş. İç dengelerimi kaybettim. Şu final öncesi zaman iyi gelecek sanırım. Sanırım insanlardan gerçek anlamda nefret etme dönemindeyim. Al işte Almanyadan arkadaşlarım geldi. Ve bu haftasonu geri gidecekler. Onları görmem lazım. Göremem ama.
Dün eski sevgilimle karşılaştık kadıköyde. O kadar değişmiş ki. En yakın arkadaşım tanıyamadı bile. Bana 'sen de çok değişmişsin' dedi. Ne kadar garip. Bir zamanlar her şeyi birlikte yaptığın insana bu kadar uzak olman.
Kimseye göstermeden bir şeylerin üstesinden gelebilmek o kadar zor ki. Güçlü görünüp bu kadar yükün altından kalkmaya çalışmak. Hayatımda bana yardım eden insan sayısı o kadar az ki. Hayır etmesinler yardım, ama köstek de olmasınlardı keşke. Herkes için için kanadığımı görüyor. Gerçekten çok kanıyorum çünkü. Herkes kendi yoluna devam ediyor sonra. Çok mu insanlara bağlı yaşıyorum. Öyle sanırım.
Ama bu davranışları hak etmiyorum. Artık ne pahasına olursa olsun koyucam insanlara karşı sınırlarımı. Hayat o şemsiye çikolataların tadı gibi olamaz hep.
Bir gün gerçekten adam gibi dostlarım olacak. Bencil olmayanlarından. Ya da hiç olmayacak. İnsanlardan sıkıldım.
Bir adam olsa. O adada da bir kulem. Raf raf kitaplar. Filmler. Çikolata şelalem olsa. (yok yok diyete giriyorum ne şelalesi) Pikabım olsa, bir sürü de plağım. Kocaman yumuşak bir koltuğum olsa. Yumuşacık. Kedim de olsa. Bembeyaz tüylü. Prensim olsa beni bekleyen. Gerçekten benim için dağları bile delecek. Otursam tüm gün karşıdaki adadan çalınan şarkılar eşliğinde kitap okusam.

Her şey gerçekten sahte iken, içimdeki yönetmen isyan edip stüdyoyu terk etti. Filmimi bile yönetemiyorum.
Size de mutlu seneler.
Bulursanız bir tutam da bana getirin..
Ya da boşverin alın hepsini bencilce har vurup harman savurun

Fikret Kızılok- Bir Harmanım Bu Akşam

İzleyiciler