29 Kasım 2009 Pazar
insanın uyuması gerekir
uyumalıdır ki uyansın
sabah erken kalkmalıdır
saatte geç olmuştur
az vakit vardır uyuyacak
bir anda onun stresi olur insanda
zamanın ne kadar geç olduğunu
ne kadar erken kalkması gerektiğini düşünürken uyuyamaz
uyuyamazken zaman biraz daha geçer
ve en sonunda isyan edip bilgisayarını açar insan
bilgisayar ışığında
daha da uykusu kaçar insanın
işte o haldeyim
uykulu ama uyuyamaz.
tek istediğim sıcak çikolata halis mulis jadore yapımı,
bir de kedicik soğuk kış günlerinde kaloriferin üstüne sere serpe yatıp nazire yapar gibi uyuyacak.
üzerinize afiyet biraz duygusalım bu aralar,
ona verin bu halimi.
26 Kasım 2009 Perşembe
erken kalkın çocuklaaar
bu dönem o kadar zor ki, nasıl geçtiğini anlayamıyorum bile.
üniversite hayatı gerçekten de kolay bir hayat değilmiş meğer.
en azından itü de, en azından kimya mühendisliğinde.
insan ders çalışırken kendinden zaman çalabiliyor bazen.
işte o zaman bazen geçmişe dönüp pişman olur muyum diye sormadan edemiyor kendine.
neyse,
önümde altı günlük bir tatil var.
biri gitti, beşi kaldı.
bu tatili olabildiğince iyi değerlendirmek istiyorum.
vizeler varken alıp okuyamadığım tonla kitap var onları okumam lazım,
tonla film var onları izlemem lazım,
odamı adam etmem lazım,
arkadaşlarımla vakit geçirmem lazım...
ama şimdilik sadece yatmak ve hafif müzikler eşliğinde hiçbirşeyyapmak istiyorum.
şu koşuşturmacaya bir nebze olsa da ara vermek.
herkesin bayramı kutlu olsun.
bu bayram annemler burada olmayacak.
yalnızım sanırım.
içimde o yüzden hafif bir burukluk.
nerede o eski bayram yemekleri.
bütün aile büyüklerinin bir araya geldiği...
umarım sizin bayramınız benimkinden daha dolu dolu geçer.
eğer vaktiniz olursa bana da uğrarsanız sevinirim.
ben evde kendi halimde oturuyor olacağım.
mutlu bayramlar.
el öpenleriniz bol olsun.
look at the stars, look how they shine for you and everything you do, they were all yellow...
12 Kasım 2009 Perşembe
20 Ekim 2009 Salı
yine geç.
yine ben geldim,
gitmişsin sen,
ardına bakmadan,
umursamadan.
yine susuyorsun,
tek kelime işitmiyor kulaklarım.
yine kal desen kalırım,
yine bir şey demiyor bakıyorsun öylece.
yine yitik,
yine bitik.
başlayamayan bir hikayenin,
bitmemiş sonu olmak.
yine yollar,
yine gözyaşları,
yine burukluk.
yine düştüm yollara,
bulmak için,
içimdeki seni.
yine gece,
geç, çok geç...
12 Ekim 2009 Pazartesi
dün ve bugün çok hapşurdum, çok öksürdüm, başım da çok ağrıdı.
Ne okula gidebildim, ne işlerimi halledebildim.
Antibiyotik ve ağrı kesici almak dışında, annemin birsürü insandan duyduğu saçmasapan kocakarı ilaçlarından da bolca içtim.
Adımımı sokağa atamadım bile. Kızdılar. 2 gündür 1 ayda yapmadığım kadar aylaklık yaptım.
Aslında o baş ağrısı, sürekli öksürme hapşırma, bir üşüyüp bir terleme durumu dışında ne güzel şeymiş hastalık. Herkes özellikle annemler ne istediysem yaptılar, hep benim istediğim yemekler pişti :)
Bense yatağımda kitap okudum, dizi izledim, düşündüm, sıkıldım falan filan. Ama durum şu ki sevgili blog, çok alıştım yatmaya. Dedim ya tonla işim var, şimdi onların hiçbirini yapasım gelmiyor. İşleyen demir pas tutmaz derler ya, bir anda işlemeyince demiri, paslanmaya başladı hemencecik :)
Keşke lisede olsak, alırdım rapor yatardım tüm hafta evde. :)
oysa şimdi tıpış tıpış okula gidicem bu kart sesim, ateşli halimle.
Ah blogcum ne zormuş hayat.
Ah yan gel de yat.
Esen kalın. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız.
Havalara dikkat ediniz benim gibi rüzgarlı havada
yanınıza bir şey almadan çıkma gafletini göstermeyiniz,
yoksa anneden köteği
okuldan kösteği
hemşireden iğneyi yersiniz. =)
size bugün duyup sevdiğim bir sözle veda edip yatağımda uyuklamayı planlıyorum. Buyrun efendim:
"Bugün dünkü düşüncelerinin seni getirdiği yerdesin, yarın bugünkü düşüncelerinin seni taşıyacağı yerde olacaksın " Blaise Pascal
24 Eylül 2009 Perşembe
20 Ağustos 2009 Perşembe
ya biterse her şey
ya kırar
döker
biçer
geçersem
ya
yıkar
yakarsam köprüleri
ya o anda biterse her şey
ya
söver
siler
gidersem
ya
gittiğimde
bir daha
geri dönmek istemezsem
ya
geçer
gidersem
ya
dönüp bakmazsam
arkama
ya
orada kalırsa her şey
böylecene
olduğunca
ya her şey bir yalansa
o zamanda böyle susar mısın
böyle umursamaz mısın
ya
senden daha iyiysem
ya
benle gerçekten mutluysan
o zaman üzülmez misin buna
değer bilmez bazen insan o pişman...
11 Ağustos 2009 Salı
küçükbirdüşüncebalonuyla.
bir kağıt ve bir kalem ve de;
eskimiş sarı bir kağıt mahsenden çıkan
eskiden özene bezene aldığın
ve kullanmaya kıyamadığın,
çizgisiz a4.
ve uçlu, uçsuz, tükenmez veya renkli bir kalem.
en önemlisi ise geçmiş,
mişli muşlu bir geçmiş.
şimdi zaman garip,
şimdi zaman kayıp.
pazarlar cumartesiyi alıyor,
cumartesiler cumayı.
başlamadan,
doyamadan ben sana,
bitiyor, gidiyor, yitiyor haftalar, aylar.
insan geleceğini kendi belirlermiş
peki ya geçmişini?
9 Ağustos 2009 Pazar
4 Temmuz 2009 Cumartesi
1 Temmuz 2009 Çarşamba
her yer karmaşık,
her yer darmadağın,
tam buldum derken,
kayboluyorum- o kadar zorsun ki sevdiğim.
duruyor, dönüyor yeniden bulmaya çalışıyorum.
cevaplamadığın soruları;
düşünüp durup
kayboluyorum.
isyan ediyorum,
isyan etmeyi sevdiğimden mi
yoksa şu acınası halimizden mi
bilmiyorum.
yalnızca isyan ediyor
ve bana
ve sana
ve bize sırtımı dönüp uyumak istiyorum.
sırtımı dönünce ise gözlerimde bir damla yaş
içim ne yapacağını bilmez
ve umursanmadığını fark eder bir şekilde buruk
dönüp dönüp duruyorum.
arada sırada
bazen
sana açılmak istiyorum;
ama sanki konuşuyorum
ve havada, atmosfer boşluğunda
yalnızca yok edilmek için diyorum yalnızca bunları.
haykırıyorum, yalvarıyorum,
'yapma'
diyorum
ve dediğim anda evrene karışıyor göz yaşlarımla birlikte.
içim sıkkın
içim bıkkın
içim çağresiz
gözlerim nemli
sana bakıyorum
ve kayboluyorum sokaklarında.
bir
iki
üç
tıp.
19 Haziran 2009 Cuma
mutluluk/hüzün
gitgelgitgel
bir düşünce geliyor
hemen diğer gelip onu kovuyor
beyni bir saat misali
tık tık çalışıyor
geceleri bile rüyalar rüyalar
düşünüyorkuruyordüşünüyor
bir an çok huzurlu
bir an çok tedirgin oluyor
sorguluyor
üstüne düşenden fazla
obur bir insan gibi
verilen her bilgiyi yiyor öğütüyor yenisini istiyor
geviş getiren hayvanlar gibi
yeni bilgi gelmeyince öncekileri çekiyor çeviriyor tekrar tekrar öğütüyor
bunları hep daha iyisi olsun diye yapıyor
sonra korkuyor
kendinden sevdiğinden kalbinden beyninden ruhundan olacaklardan
kötü düşünceler geçiyor
birer birer
kızıyor siliyor.
kafasında,
beğenmediği olayları tekrar yazıyor
uzak olduğu zamanlar
gözünü kapıyor
kokusunu tenini gözlerini bakışlarını gözünün önüne getiriyor
eski anılarını kırpıp kırpıp bir araya getiriyor
insanlardan özellikler alıyor
en güzellerini onda birleştiriyor
yapıyor bozuyor
bozuyor yapıyor
en güzel an olsun istiyor hep
en güzel sevgi
o ise sadece
gülümsüyor
bazen çok düşünüyosun diyor
12 Haziran 2009 Cuma
bitse bile
iyi olsa bile
nasıl olursa olsun
neden olursa olsun
ne zaman olmuş olursa olsun
hep küçük minik bir sızı kalır içte
ne kadar zaman geçerse geçsin
ne kadar yemin edilirse edilsin
ne kadar mutlu olunursa olunsun
o an o eniçburkan an eniçburkan laf
hep peşinden gelir insanın
takip eder
sanki en olmaz anlarda hatırlanıp insanın içini sızlatmaya yarayan bir araçtır
ne zaman dönüp bakılsa geçmişe
ne zaman hatalardan ders çıkartılmak için birfilmşeridigibi geçirsek hayatımızı gözümüzün önünden
oradadır
o
eniçburkan an, eniçburkan laf, eniçburkan insan
o artık bizdir biz artık oyuzdur
kendimizi bazen o anlardaki başarımızla bile adlandırırız
bir dönüm noktasıdır
sı
zı
sı
zın
tı
sı
kın
tı.
8 Haziran 2009 Pazartesi
4 Haziran 2009 Perşembe
ve korkuysa ala koyan
her sabahımın günaydını
her gecemin iyi geceleri hala sensen
tenin tenim gibiyse hala
gözlerin gözlerime değdiğinde
hala içim içimi yiyorsa
her düşüm sana bağlanıyorsa
her korkumun içinde sensizlik varsa
her rüyam sensen
hala seni sayıklıyorsam geceleri sessizce
hala sen kokuyorsam
hala sen diyorsam
belki de hala biz olabiliriz
2 Haziran 2009 Salı
artık.
çok olmadı mı?
yetmedi mi uğruna dökülen kan,
yetmedi mi öksüz göz yaşları?
annelerin, babaların o genç çocuklar için ağıtları.
duymuyor musun yoksa?
kör mü oldu gözlerin,
sağır mı oldu kulakların?
yok yok,
olamaz!
fark etmemek
yok saymak
görmemek.
ezmek,
geçmek,
biçmek.
ne kadar kolay değil mi?
yok saymak
sonra hiç olmamış gibi
başa almaya çalışmak...
sen değildin o
bakan
öpen
görmüyor musun
duymuyor musun
hissedemiyor musun
aşkmış çift kişilik olan
severmiş insan tek kişi ise bile
sevmek bir şeyi sevmektir sen kadar
aşkı bize yanlış öğretmiş kader...
25 Mayıs 2009 Pazartesi
"bir hatayı bir kere yapmak olasıdır
ama aynı hayatı iki kere yapmak aptallıktır"
dermiş hep babama
babam da ne zaman bir hata yapsam bunu der bana.
insan sevdiklerine karşı hep aynı hataya düşer mi
hep aynı yanlışları yapıp
onları incitip
her şeyi mahveder mi
bu aptallık değildir de nedir?
keçilerimikaçırdım
biri bana bulmam için yardım edebilir mi?
7 Mayıs 2009 Perşembe
mühendislik beni daha çok kendine çekiyor
daha çok eriyorum içinde
daha çok matematik ve fizikle yoğruluyorum
daha anlamlı geliyor rakamların rutini, kimyanın o esrarengizliği, büyüleyiciliği
daha iyi kavrıyorum her şeyi ve
bu daha çok hoşuma gitmesini sağlıyor geri kalan her şeyin
yaptıklarımdan daha az isyan ediyorum
ve
daha çok seviyorum ileride yapacağım mesleği
yalnızcabukadarsonanabırakmaktanvazgeçmeliyimherşeyi
19 Nisan 2009 Pazar
16 Nisan 2009 Perşembe
sen benim yüreğimin
ıssız,
soğuk,
sakin habercisi
her anıdaki,
her filmdeki,
her fotoğraftaki biz
olmasak bile
geçse bile aylar,
ki geçiyor zaten
hep sen varsın.
sanki benim can yeleğim
sanki başıma bir şey gelirse arayacağım
sanki ilk kurtulma anında sarıldığım
ilk insan,
tek insan.
sanki yollar var
ve
hepsi sana bağlanıyor.
sen ki;
benim için canını feda edecek insan
tek insan.
sen ki;
gece sarılıp uyuduğum
sabah yorganı kendi üzerimde bulduğum
tek
ilk
son
insan
13 Nisan 2009 Pazartesi
en sevdiği kelime asi
en sevdiği oyun incitmek beni
çocukluktan kalma yara izi
zamanı yaralarla ölçen kadın
geçmişiyle kalkalı
tanrıya sığınan kız çocuğu geceleri
isyankar gündüzleri
ipleri dolaşmış uçurtmalar misali
ne beraber uçabildik boşverip şu dünyayı
ne gidebildik kendi yolumuzda
rüzgarda savruk başına buyruk
sen
ile
ben
kırdığı kalpleri dizmiş ipe
gene de en büyük zararı kendine
ayak izlerini kuşlar yesin diye
ekmek kırıntıları bırakıp geride
en sevdiği ses çocuk sesi
oysa anne olmayı istememiş kendi
hiçbir zaman kök salmamış ki
sırf bir gün çekip gidebilmek için
gene de bulup birbirimizi
aldatma pahasına sevdiklerimizi
ağlayarak sevişti kadın
ipleri dolaşmış uçurtmalar
misali
...
11 Nisan 2009 Cumartesi
görmeli
fotoğrafçekmeli
filmizlemeli
sevmeli
çoksevmeli
aşıkolmalı
nefretetmeli
bağırabağıraşarkısöylemeli
acıçekmeli
dibevurmalı
sonra
çıkmalı
tekrartekraraşıkolmalı
kitapokumalı
yüzmeli
dansetmeli
gezmeli
görmeli
herherşeyi herheryeri
yemekyemeli
arkadaşlarlatoplanıpiçmeli
sarhoşolmalı
dertleşmeli
ağlamalı
kahkahalarlagülmeli
sabahlamalı
hiçbilinmeyenlerikeşfetmeli
maceralaraatılmalı
uykusuzkalmalı
tabuoynamalı
batakoynamalı
bowlingoynamalı
bungeejumpingyapmalı
havyanbeslemeli
tiyatroyagitmeli
konserleregitmeli
yenidilöğrenmeli
yeniyeniinsanlartanımalı
yeniyeniveçokfarklıinsanlartanımalı
buyenitanınaninsanlaraönyargıylabakmamalı
kendinigeliştirmeli
gülmeli
koklamalı
tatmalı
görmeli
duymalı
enönemlisi de hissetmeli
çevresinde olan her şeyi
bolbolgezmeli
hayatın bize sunabileceği her her şeyi özümsemeli
sonra da
...
10 Nisan 2009 Cuma
4 Nisan 2009 Cumartesi
zayıflığındı bu
ve
benim
fark etmeden
biz
sen ve ben olmuştu
ne olurdu sanki
olmasa
hep
biz
olsak
bile bile
ayrı mutsuz olacağımızı
bile bile
ilkbaharın o tatlı serinliğini
yazın o kavurucu sıcaklığını
bile bile
ayrı ayrı
acı çektiğimizi
bile bile
bizsiz yaşanmayacağını
başka bedene sığınılamayacağını
yapamadık
bile bile
sen
bile bile
ben
bile bile
bir
hiç
olacağımızı
...
şimdi
sokakların tadı
gecelerin o eski huzuru yok
yok
olamaz da
neydi
bizi bu kadar vazgeçilmez kılan
bir ağustos akşamı
edilen o son dans mı?
asırlardır görmedim sanki yüzünü
bile bile
özleyeceğimi
hem de...
artık şarkılar sensiz
ve
belki
bile bile
böylesi daha güzel...
1 Nisan 2009 Çarşamba
oysa...
kaybetmişim ben
sen ne dersen de,
bütün yıldızlarımız senin olsun.
düşündüğüm hiçbir denizde
çizdiğim hiçbir şatoda
prensesi kurtaran hiçbir erkek
hiçbir kız için bu kadar gözyaşı dökmemişti oysa.
oysa ;
bir ahçının
şevkle ve ahenkle
kendini kata kata
kendinden azala azala
yaptığı en leziz yemek gibiydi
bu.
içinde kalp ve sevgi bulunan her şeyin kutsal olduğu gibi,
bu da
kutsaldı.
böyle olmazdı
olamazdı
sevgi katmadan
şevkati hissetmeden
yaşayamazdı prenses şatosunda.
oysa;
gidince sen
bir kedi gibi mırıldayan kalp
bir kum fırtınası gibi
içini boğmaya başladı prensesin.
hayattaki her şey güzeldi
oysa;
hiçbir çiçek
senin sevgini katıp
özenle seçtiğin çiçekler kadar
güzel kokamazdı.
hayat;
kaybetmişim ben
sen ne dersen de,
bütün yıldızlarımız senin olsun.
düşündüğüm hiçbir denizde
çizdiğim hiçbir şatoda
prensesi kurtaran hiçbir erkek
hiçbir kız için bu kadar gözyaşı dökmemişti oysa.
oysa;
romeo ve julliette
oysa;
kerem ile aslı
oysa;
gül ile bülbül
oysa;
ferhat ile şirin
oysa;
sen ve ben
bilmem
belki de?
soldier of fortune-deep purple
31 Mart 2009 Salı
onlar göremediler
çünkü;
bakmayı bilemediler
kısa hayatlarında hep sorunun kendisi oldular
çünkü;
onlar fark edemediler
başka hayatların varlığını
göremediler
çünkü;
onlar kendi hayatlarından başka hayatlar olduğunu bilemediler
düşünemediler düşleyemediler bile
kendi hayatlarına kısılıp kaldılar
çünkü;
çizili bir yol vardı
ve bu yolu rahat buldular
çünkü;
onlar kadere sığındılar
kendi kaderlerini kendileri çizmek yerine
yazgılarına boyun eğdiler
çünkü;
onlar bunu fark etmese de
huxley'nin cesur yeni dünyasındaki
alfa ve betalar oldular
çünkü;
gama
veya
bambaşka biri
olmayı hayal bile edemediler
aynı fabrikadan çıkmıştılar
ve
amaçları
doğmakbüyümeküremekölmek dışında bir şey olamadı
başka yaşamlar yoktu onlar için
kendi dünyalarına kısılıp kaldılar
hep sorunun ta kendisi oldular
çünkü;
çözümü bilemediler
edith piaf- je ne regrette rien
30 Mart 2009 Pazartesi
a little BIG man
A sling... A sling on a childs hand has waken him up from his nightmare... A sling on a childs hand and a big, earnest smile on her eyes turned his pittyful life into a brilliant one... A little 8 year old girl and her eyes, two things which became suddenly his world. A world, which also had dashed to pieces suddenly... So suddenly that, 3 film crips would be enough to define this scene, if somebody wants to make his life a film. In the first crip there would be a beautiful woman with a little girl sleeping together in their untroubled house and in the second crip there would be man, an enemy of Can, who kills both heartless and at the last crip there would be Can coming home late finding them killed. A sling on a childs hand...
Two eyes which had seen the cruelest aspects of the world maybe in the worst way and try to stand to the nightmare he is acrossed with. His little girl and lovely wife were killed because of him. All of these were his fault. His fault. If he weren’t a journalist and wrote all the articles against strong people on the society these wouldn’t happened to his family. He should have known that before all of these. He should have stopped this, before it stoled his family. He and his wife canvassed about it continously and he ressisted on writing the truths. Acorrding his wife, his family should be primary and he didn’t listen to her. Never listened to her... Should have listened to her... Should have... Should... If he had a chance to take time back he would listen to her.. But in the real life we don’t have that chance. He would give anything to have a chance... Just one chance to change a little fault he made. A little fault killed two most important things in his life. Two important things which he forgot a while ago and payed this absence of mind with most deep and painful way. Two eyes which had cried out the world...
Three times shots... Two times shots were ended the life of his wife according to the experts and just one time shot to his little girl was enough to end her life. He knows that, it wasn’t the three shots came from a bullet which ended their lives. It was him. Him. And his articles. Articles, which gained him nothing but as many enemies and fans as he can gain. Enemies with eyes full of hatred... On a stormy, rainy wheater when the city was asleep his wife and his little girl were murdered. Two times shots to his wife and just one time shot to his girl was at all. At all...
After this accident he has changed a lot. He quit his job and began to spent his days crying infront of the picture of his wife and daughter. He didn’t noticed that, the winter has gone and the spring has come. Spring, his favourite season.
Then one day, 25th of May 2007,four months after the murders, his best friend convinced him to go outside and have some air. It was a calm, shining wheater. While walking, a little girl came next to him and starred. She starred at him as if they know each other for a long time; he starred at her as if he found the missing part of his life; his joy.
She came near to him with a sling, with a sling and earnest smile in her eyes. He was mesmerised. He was such mesmerised that he couldn’t notice that she started talking to him. And then they started a conversation.
After a while her mother came, he and she starred to each other. Starred as if they learned each other lives in that seconds. They were interrupted with a voice coming from deep and demanding to walk. The little girl, her mother and he began to walk talking about nothing, but the festival that has been going to shown on next friday. Then he asked them to join him in the dinner and looked them in a way that they could not refuse.
He took them to a restaurant, which he had gone with his family for years and he haven’t gone after the murder. He had always feel like at home with the ambiance in this restaurant. He has been afraid to go to this restaurant until this day. And now he was there. There, standing with a woman and a girl, met just hours ago. Waiters noticed and remembered him, gazed him and gave them the most beautiful table. They sat down and began to talk. Each of them including the daughter thought, that they were in a fairy tale and a narrator was reading their scenes. The woman was a widow, who lost his husband in a murder just like the murder happened to Can’s wife and daughter. The reason and the events were the same in both murders. If they would talk about it further maybe they could found, that it couldn’t be a coincidence, but they stoped talking about things that they were came across with monhts and started to talk about the neverland that the little girl was dreaming about.
While they were talking the doors of the neverland opened to them and they entered to the world where no wrong and unhappiness exists. Walking through the door, imaginary world captured them with his wild big hands and they were really so happy that they didn’t want to get out of that world.
The neverland was a world in which no bad things happen to good guys and when people were good enough, then they would never feel the lack of happiness and joy. The neverland was a world in which the good guys win at the and of the story and entire world is against bad people. People, who kills people without a purpose. It was a world, you can sing a song with birds and write poetry with your lover in front of a river and expect other animals to join to them... It was such a wonderfull world.
When he was waken up, he was in a cold, white hospital room. He couldn’t understand anything. A white dressed woman wanted to give him a medicine, which he could not understand. The last thing he remembers was it was the 25th of March and he met a girl and her mother, which took all of his pain and gave the joy he had been seeking for a long time. Now all of a sudden he was in a room hands fixed to a bed. Confused by the evidences, he asked the date. She said that the date is 20th of January 2007. He couldn’t say anything and starred with flurry eyes to the white wall and to his arms fixed to bed, questioning if he is going to nonsense or this was just a dream that he sees.
ingilizce ödevimdi
kötü ingilizce
berbat hatalar :)
gene de benim hatalarım =)
25 Mart 2009 Çarşamba
hötüsüm
herkes tabi altın getirmiş
altının kutularını da çocuklara dağıtmışlar
bana da ev sahibinin torunu olduğum için (ya da belki çok çirkef)
en en en güzeli kalmış
herkes gitmiş, gün bitmiş
ama ben kutumu kaybetmişim
benim için o anda altından daha önemli olan kutumu
ertesi sabah uyandığımda kutumu aradığım zaman bulamayınca
annemleri uyandırmış
'hötüsümü kaybettim hötüsümü'
diye ağlamaya zırlamaya ve bilimum hareketlerde bulunmaya başlamışım
annemler de yazık hötüsün ne olduğunu bilmeden bilemeden işe gitmemiş saatlerce aramışlar hötüsümü bulunca da tabi
'amaaann hötüs hötüs dediğin bu aptal altın kutusu mu' demişler
nereye mi bağlamak istiyorum bu konuyu
sanırım 2 birbirinden çok farklı şeye
birincisi
insanlar büyüdükçe maddi şeyler o kadar önemsenmeye başlanıyor ki önemli olan altın kutusu değil kendisi oluyor
ikincisi ise
o kadar kutu kutu dedik
insanlar kapalı birer kutu (bknz. konu nasıl da saçma bir şeye bağlanır)
ve ne düşündüklerini nasıl hissettiklerini hiçbir şekilde anlayamıyorsunuz
bazen sırf işte bu yüzden hiçbir şey yapmak istemiyorum insanlarla.
sırf oyunlarına alet olmamak
onlara karşı onlar da oynuyor diye oyunlar oynarken o kadar yoruluyor ki insan
çünkü insanlar o kadar safmışgibi davranıp arkadan iş çeviriyor ki...
e sen de ister istemez hem insanlara karşı önyargılı davranıyorsun
hem de belki de gerçektensaf olan insanları yok sayıyorsun
çünkü artık saflıklaçakallıkarasındakiçizgi çok ince
ve ben bunu fark edemeyecek kadar safım
güven ise maziiiiiilerde kalmış bir şey...
bana denenleri kulak arkası mı etmeliyim
yoksa gördüklerime mi inanmalıym
o ise işte tam bir muammmaaa
ka
rar
sız
ım
ve
gü
ven
siz
keş
ke
ol
ma
sa
böy
le
bugün bir lale buldum adını lale koydum
24 Mart 2009 Salı
anne eliyle yapılmış kabak böreği ile karışıkmeyveçayı içip üstüne sigara yakmak,
daha sonra da annenin yeni düzenlediği ve senin hiçbir şekilde yapamayacağın o herşeyinbiryeriolanodada yorganı kafana kadar çekip film izlemek...
yaşanan o kadar kafa karışıklığının sonunda
bütün düşünce balonlarım bir kısır döngü içine girerken
ve en sonunda bir tavuk-yumurta olayına dönüşürken
elde edilmeye çalışılan düzen
tekdüzelik değil ama kendi içinde bir rutin
karmaşanın bütün elemanlarının birbirini dengelemesi
doğumların ölümleri götürmesi
tedavilerin hastalıkları
barışmaların kavgaları
kavuşmaların ayrılıkları
mutsuzlukların mutlulukları
ve sonunda elenmeyen tek şeyin insanın kendi olması
kalan
tek
şeyin
insanın
kendi
olması
ve
bunun
yeni
baştan
kendi
içinde
bir
karmaşaya
neden olması
flaş flaş flaş
çünküinsandüşünenbirvarlık
19 Mart 2009 Perşembe
yaşayabilmek için
nefes almaktan fazlası için
vazgeçmemek de gerekir
bir gün yitip gideceğini düşünmemek
geriye dönüp baktığında efkarlı efkarlı 'ne güzel günlerdi be!' diyebilmek için işte
hatta belki de sırf o be kısmı için bile olabilir...
bu
ve de 2. bölümü olan
bu
17 Mart 2009 Salı
ne bitmez menem şeylermiş
geldi mi de hepberaber geliyorlar
hem de tam zamanında!
hep hiçbir şeyi ertelemicem diyorum ve hep erteliyorum
ineklikle tembellik arasındaki fark acaba bu mudur?! :)
dün vizeme girmedim ve yitü'de dans derslerine başladım
onların 2.ci benim 1.ci haftamdı
Rumba ve Jive (cayv) yaptık.
ben hep güzel latin danslarında dans edildiğini düşünürken
savage garden falan çaldılar
bir de bir fakültenin koridorlarında dans ediyoruz =)
kendi okulumun mis gibi salonu dururken hem de
rumbayı beğenmedim ya
tangonun kıvrağı gibi hem yavaş hem de keskin hatları yok
o ne öyle
jive da ise bacaklarım inanılmaz ağrıdı.
az zamanda çok iş yapman gereken bir dans
gördüm ki tango en güzeli danslar arasından
gene de dans etmek eğlenceli! :)
ayrıca çok kıvırtmalı bu danslar erkekler o kadar kıvırınca da güzel durmuyor ya :)
bazen o kadar öyle bir özelliği olmasa da bir şarkı beğeniyorum ve uzun bir süre sürekli aklımda o oluyor, eve gelince ilk işim o şarkıyı açmak oluyor
geçen zamanlarda bu partisan'dı
bu aralar ise morrisey'den first of the gang.
14 Mart 2009 Cumartesi
benim.
geliyorlar
hissediyorum
benim için;
sessizliğin gürültüsü
durgunluğun karmaşası
gürültünün sessizliğinde
karmaşanın durgunluğunda geçen ömrüm,
gençlik çağlarım.
kemiklerim acımıyor artık
büyümeyi durdurdular
aklım ve kalbim ise sürekli bir büyüme içinde
daha çok düşünmek ve daha çok hissetmek için verilen o savaş.
artık daha çok şey kontrolüm altında
ya da belki de ben öyle sanıyorum
bir tek zamana dur diyemiyorum
akıp gidiyor
yapılacak çok iş var oysa ki
bense bir kısır döngü içinde
pervanelerin ölüme yani ışığa
hızla gidişi içinde gibi,
gidiyorum hayatımın sonuna
sonu bilinmeyen sonuna
doğum günü...
doğumu kutlama seromonisi.
o ilk anne karnından çıkıp
gerçek dünyaya adım attığım gün
kutlarım ben bunu!
10 Mart 2009 Salı
Gri -Kız-
şehir;
AkıyorDu...
Dur durak bilmeden
Nefes almaya fırsat vermeden.
Nefes
kese
kese.
Kız elinde kitapları,
hıçkıra hıçkıra ağlayarak
yoluna devam ediyordu.
Saat: 8.20
Yer: Beşiktaş
Hıçkırıyordu
Ağlıyordu
Tekrar tekrar
Durmadan
Duramadan...
Etrafında hayattan başka her şeye ait olan insanlar
çarpıyor geçiyor-
bakıyor geçiyor-
umursamıyor geçiyor-
görmüyor geçiyor-
fark etmiyor geçiyor-
-du....
Kimse yüzünü ona çevirmiyor;
Hıçkırıklarını,
Karamsarlığın o sessiz iniltisini,
Çaresizliğin o çığlıklarını,
İnsanlarda yüzyıllardır
yeşeren
büyüyen
kökleştikçe olağan gelen o duyarsızlık karadeliği içine alıyor ve yok ediyordu...
Gri kaldırımlar
Gri binalar
Gri hayaller...
Kız nefes alamıyordu
yalpalıyor
sağa sola çarpıyor
özür diliyordu
insanlardan.
Hayata dair fikri olmayan
yaşamak için yaşayan insanlardan
Kimse duymuyordu özrünü
ve ruhunun sessiz, kimsesiz çığlıklarını...
Gri
Gıpgri
bir gökyüzü
Düşmek istiyordu
kafasını kaldırıma çarparak ölmek
ama insanlar her yerdeydi
düşecek yer yoktu
sadece
nefes
alamıyor
ve
ağlıyordu
bitene kadar bitmez hayat
bitti mi de biter ama...
hangi kentte bu denli acı var
başka nerde istanbul kadar...
5 Mart 2009 Perşembe
Bukle bukle saçları vardı kızın
kapkara gözleri
ayaklarında kırmızı babetleri.
eli, sevgilisinin elindeydi
bukle bukle saçlı kızın.
deniz masmaviydi
gökyüzü gri
martılar vardı
bir tek martılar,
etraflarında
deniz ve gökyüzü bir de
kızın eli,
çocuğun elini kavramıştı,
sımsıkı.
gözleri...
gözleri birbirine deydi bir an
ışıldadı gözleri
dünyada, kimseninki bu kadar ışıldamamıştı
gülümsedi çocuk,
kafasını yasladı kız.
hafif esen rüzgar, yanlarında martılar
masmavi bir deniz, gri gökyüzü
eli çocuğun elinde güvendeydi
cebinden şekerleme çıkarttı çocuk
rengarenk şekerlemeler kızın kıyafetine karıştı
ruhu kızın ruhuna
bütün ana ve ara ve diğer her türlü rengi kaplayan şekerlemeler bitti
eli kızın elinde...
çantasından kocaman bir uçurtma çıkardı sonra çocuk
ucunda rengarenk kurdeleler, kızın kıyafetine karıştı
bedeni kızın bedenine
bütün ana ve ara ve diğer her türlü rengi kaplayan kurdeleler teker teker çözüldü
hafif rüzgarda hafif hafif gitmeye başladı uçurtma
gözleri...
gözleri birbirine deydi bir an
ışıldadı gözleri
dünyada kimseninki bu kadar ışıldamamıştı
gülümsedi çocuk
kafasını yasladı kız
uçurtma uçtu gitti
çocuk çantasından süt ve kurabiye çıkarttı
rengarenk kurabiyeler, kızın kıyafetine karıştı
aşkı kızın aşkına
bütün ana ve ara ve diğer her türlü rengi kaplayan kurabiyeler teker teker bitti
gözleri birbirine deydi bir an
ışıldadı gözleri
çocuk elini verdi kız elini tuttu
öpüştüler şevkatle şehvetle...
rüzgar hızlandı,
deniz dalgalandı...
‘Hoşçakal’ dedi çocuk
Kız baktı, çocuk kayboldu...
Minik bir kedi geldi
Rengarenk elbiseli kız
Elbisesinin son rengini de kediyle paylaştı...
Ve soldu...
1 Mart 2009 Pazar
çocukluğum(uz) mudur
şimdi ise onlara çok uzak olması...
soğuk bir kış gecesi 'o'na sarılıp uyuduğunu düşünmek...
bir gerçeğin, bir anda hayal olması...
ya da belki de bir hayalin, bir anda gerçek olması...
şimdilerde hobim gözümü kapamak,
gözümü kapatıp hayal etmek.
küçük pembe bisikletimi...
bisiklete binmekten korkmadığım, o kazadan önceki zamanları...
ayçiçeklerin kokusunu...
yaşadığım 'ilk aşk'ı...
'kör ebe'yi...
alkolle ilk tanışmam olan o '3. katmüdiriyetvebakkalüstüdisko'sunu...
okumayı yeni söktüğüm zamanlardan...
bunların hepsi o 'dansa davet' oyunlarının hayatımızın anlamı olduğu zamanlardan kalan şeyler bana...
o zamanlar işte 'kimkiminlenerede' oyunun daha icatından haberdar olmayan bizler, bu oyunla kimkimden hoşlanıyor hepsini öğrenirdik...
hayatın 4 işlemden ibaret olduğu zamanlardan...
yazlığın diskosuna gitmek için yalvarmalar;
'anne ne olur bak bütün arkadaşlarım orada, söz 12de evdeyim...'
izin alınırsa eğer başlardı o bronz tene makyaj yapılmaya, yeni alınmış kıyafetler denenir en güzeli seçilir, bu sırada karşı komşu kızla sürekli gelgit yapılır son dedikodular öğrenilirken birbirinin gözüne kalem çekilir...
o zamanlar daha net olmayan göğüslere hafif takviye yapılır ve
'acaba bugün şarkı çalınca beni dansa kaldıracak mı' sorularıyla çekirdekçıtlayandedikoducuteyzelerin yanından geçilerek diskoya gidilir...
daha kök içinde negatif sayılar yokken...
sonra bir de erkeklerin maçları...
eskiden sitenin içinde olan saha, otoyolun diğer tarafında bir yere taşınınca, sevgilini izlemek için 18 yaşına gelmemiş herhangi oğlandan birinin arabasına binilip -bir arabada 9 kişi olacak şekilde- sitenin önünden geçerken kafayı eğmek ve ne kadar riskli olduğunu bilmeden gidip gelinir...
onu bırakın köklü sayılar bile yokken...
saklanbaç oyunları var bir de...
genelde o anda sevgilisi olmayan birinin ebe seçilmesi, karanlık havada çoğunlukla yakın 2 arkadaş ve onların sevgililerinin sitenin bir evinin karanlık bir köşesine saklanıp kıkırdaşmalar ve eğer sevgiliden biri yakalanırsa-ki çoğunlukla kız taraf olur bu- diğer sevgilinin onu kurtarma hakkının olmasından dolayı, ebe olan yalnız kişinin en sonunda isyan edip oyunu bitirmesi...
kesirli sayıların pay ve payda diye çok net bir şekilde birbirinden ayrıldığı zamanlardan işte...
bir de migros arabaları vardır... seyyar marketler... Onun da 'Aygaz dıdınım...' tarzı bir müziği vardı fakat hatırlayamadım şimdi. Yazlığımızın havuzu yazlığın tam ortasında olmasına rağmen havuza dalmışsan bile duyardın migros arabasının sesini. Sanki hiç gofret yememiş gibi sarınırdık havlularımıza, aldığımız üç gıdım parayı da ona yatırmak için sitenin kapısından çıkar çakıllı yolda çıplak ayak koşardık. Migros arabası denilen şey bir tır gibi bir şeydi, ya da belki biraz daha küçük. 4 yanında raflar, o rafların içinde çikolatalar şekerler cipsler... Bunlardan başka bir şey olduğunu hatırlamıyorum. Ya migros sadece çocuklara itafen bu arabayı gezdiriyordu ya da ben kalanıyla ilgilenmediğim için hatırlamıyorum. Sanırım 2.si doğru. :)
o kadar çok anı var ki. benim için önemli olan. belki çok sıradan. ama içinde tamamen duyguların, hayatın olduğu...
'arılardan korkma hareket etmezsen ısırmaz' denilip buna inandığım zamanlardan...
28 Şubat 2009 Cumartesi
yaşamımı yaşarken yandakinden kopya çekmek istiyorum bazen.
herkes aynı sonuca ulaşamaz tabi,
anlar hoca o zaman kopya çektiğimi;
ama olsun en azından formülleri hatırlamıyorum, onlara bir baksam yeter gibi geliyor.
he bir de birimler çok önemli şu hayatta kJ'u nasıl J yapmak lazım
hem bu birim çevrimlerinde 10üstü3 lerle çarpıp bölüyosun
hayat gibi hassas bir terazide, mazallah oluşabilecek hataları düşünemiyorum
yanımdaki kız çok çalışkan birine benziyor ama.
hoca arkalarda dolanıyorken kabullere ve formüllere bakmak gerek
kabuller çok önemli, en önemli kısım; belki de belkemiği olayın
hayatta nasıl durduğunu belli etmek
problemi zaman bazlı mı alacaksın, alan bazlı mı?
başlamak zor olan bir işe
yağmurlu bir cumartesi yatağından kalkıp arkadaşlarınla buluşmaya gitmenin zor gelmesi
üşenmekten kalkamamak gibi birazcık.
başladığın noktayı belirlemek lazım.
hem de iyi belirlemek
hayat problemleri ne kadar iyi analiz ettiğine bağlı biraz da
eğer durumu yanlış analiz edersen
dengeleri yanlış kurarsan
gidiş yolun ne kadar iyi olursa olsun
üstesinden gelemiyorsun hiçbir zaman.
o yüzden belki de bazı bazı durup başkalarının hayatlarından kopya çekmek en iyisi.
insan her zaman her şeyi de en iyi şekilde yapamıyor ki canım.
aslında belki de hepimiz birer mühendisiz.
hayat çünkü her zaman umduğu gibi gidemiyor
ve başarı o kriz anlarında hayatla- olayla- nasıl başa çıktığına bağlı...
26 Şubat 2009 Perşembe
hem de tam odaklandığını düşünürken
sevememek
hem de tam sevdiğini düşünürken
ait olamamak
hem de tam ait olduğunu düşünürken
mutlu olamamak
hem de tam mutlu olduğunu düşünürken
neden düşünürken...
düş ün mek
düş kurmak
düşmek
her gün o yolları yürürken
senin orada olacağın düşünü görmek
bu düşü düşünürken düşmek...
herhangi bir zamanda
herhangi bir şekilde yapılan
yüzlerce hata...
o hatalardan kurtulmak için yapılan yüzlerce hata daha...
tam konsantre olmuşken okunan kitaba ve onun yarattığı atmosfere
bir anda etraftaki kalabalığın, kaosun farkına varmak...
ve bir daha da yeteri kadar, hak edilen kadar odaklanamamak...
işte şimdilerde duyumsadığım hayat...
16 Şubat 2009 Pazartesi
bubenbendeğilbubenkendindedeğil
hangisibenim benimhangisi
hangisiniseverim severimhangisini
neyimben benneyim
neyiseverim severimneyi
hoşumanegider giderhoşumane
öylemiyapmalı böylemiyapmalı
hayattanasıldurmalı nasıldurmalıhayatta
kayboldumben benkayboldum
hangisibenimdilimim dilimimhangisibenim
yanlışdilimialdımsanırım
sanırımyanlışdilimialdım
yabubenimkideğilse değilsebubenimkiya
kızacaksahibibanaçok banaçokkızacaksahibi
sevmedimzatenbuhayatı buhayatısevmedimzaten
benimkiniistiyorumben benbenimkinistiyorum
verinbanaonugeri geriverinbanaonu
gerçekten bu benim hayatım olmamalı istemiyorum bunu
kendini gerçekleştirmek varken, başka bir hayatı yaşamak
uzun zaman önce öğretilmiş ve ödünç alınmış bir hayatı...
şu anda kalmak istiyorum her dersimden tek tek hepsini bırakmak hiçbir şey yapmamak
bunu o kadar derinden hissediyorum ki. anlatamam
bendeğilbuben bubenbendeğil
15 Şubat 2009 Pazar
Sevgililer gününüz kutlu olsun
filozof- şair Pierre Abelard ile öğrencisi Heloise birbirlerine aşık olurlar. Heloise'in soylu ailesi bu aşka karşıdırlar. Çift kaçarlar ve aşklarını herkesden uzakta yaşamaya başlarlar.Gizlice evlenirler ve bir çocukları olur. Heloise'in ailesi bunu duyar ve Abelard'ı hadım ettirir. İki aşık baskılardan kurtulmak için farklı manastırlara sığınırlar. Ama bu aşklarının sonu değil, başka bir boyuta geçmesidir sadece. Bir daha birbirlerini hiç görmezler. Ölünceye kadar birbirlerine olan aşklarını mektuplarla anlatırlar.
Dünyada ne Romeolar ne Jullietteler var. Düşünüyorum, o sonsuz aşk hissini, o 'her şeyi feda edebilecek' benlik anlayışını. Tek tek eğiliyorum önlerinde, yüreğimde hafif bir kıskançlık. Şimdi anlaşmalı ilişkiler moda. Tutku, esaret, kendini kaybetme, kendini bulma, birbiri içinde erime, bitiş, başlangıç, sonsuzluk, hiçlik, aidiyetlik, kaybolmuşluk, çaresizlik, aşırı sevinç, ani üzüntü... O aşk, o sevgi insanın çoğu zaman yaşamadığı zıtlıkları da beraberinde getirmiyor mu? Ona kendini o kadar ait hissederken, aslında o kadar da ait olmadığını hissetmek.
Öylesine sonsuzca yaşamak bir hissi. İlla birine karşı olmasa da, herhangi bir şeye karşı. O sonsuz tutku. Bir gün ben de yaşarım umuduyla yaşamak.
Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun.
|
|
12 Şubat 2009 Perşembe
seninimhayatseninim
Çok farklı yerler.
Çok farklı kombinasyonlar.
Ve belki de bu yüzden çok farklı insanlar.
Herhangi bir insan çok farklı tercihlere yönelebilir.
Bu tercihe yönelmesi kişinin kişiliğini oluşturur, aynı zaman da ise bu tercihe yönelmesinin sebebi kişinin var olan kişiliğinin sonucudur çoğunlukla.
Yani iki insana aynı koşullar altında farklı farklı tercihler sunulursa, farklı tercihlere yönelilmesi olasıdır. Bu yöne gidildikten sonra, bu iki insan başka farklı insanlarla tanışırlar, birbirinden farklı olaylar deneyimlerler ve sözgelimi aynı mahallede büyümüş bu iki insan artık birbirinden uzaklaşmıştır ve bunu belki de küçük bir seçim farkı yaratmıştır...
Uzun zamandır hayatı ve bize getirdiklerini düşünüyorum, bize getirdiklerini ve bizden götürdüklerini. Zaman durmayan bir şey. Zaman içinde hiçbir şey aynı kalmaz. Her şey değişir. Eski bir filozof olan Heraklet'in dediği gibi 'Aynı ırmakta iki kere yıkanamazsın, üzerinde akan sular, şimdi yeni sulardır.' İnsanlar da zaman içinde değişirler, farklılaşırlar ve bu farklılaşmanın farkında olmayan insanlar çoğu zaman kendine bile yabancılaşırlar.
Tercihler zaman içinde bizi bulunduğumuz yere getirmiştir. Ünlü psikolog Erikson'un kişisel çatışma adlı çalışmasında görüldüğü gibi, kişi bu akıp giden ve bizi farklılaştıran zaman içinde bazı noktalarda döner, durur, bakar. Kendine. Bazen bu sosyallik ile ilgili olur, bazen eş seçimi, bazen mesleki başarı... Hayata duruşunu tartarsın.
'Neler yaptım?' dersin kendine.
'Ben kimim?' diye eklersin sonra da.
Tek tek arkadaşlarını gözden geçirirsin o anda. Tik atarsın ya da çarpı koyarsın. Yaşanmışlıklarına bakarsın sonra da. Eline kalemi kağıdı alırsın yazarsın daha net görebildiğin hatalarını.
En sonunda da bir sonuç çıkar. Şu kadın testlerindeki gibi. Şimdiye kadar sen bir Armani Night kokususun. Cazibeli, seksi. Ve ya gül suyu. İçin kurumuş sizin der o sonuç size. Baygınlık getiriyorsunuz etrafınıza o esansiyelle.
Ben de bunu yaptım işte. Bir an geldi. Hayatım gerçekten yokuş aşağı inmeye başladı. Sonra o anda durdum kendime sordum, eski hatalarımı gördüm. Konu dallandı budaklandı da nereye varacak değil mi :)
Olay şöyle ki. Ben insanları yaptıklarına göre yargılayan biriydim (çoğunuz gibi). Çok çalışana 'vay inek şuna bak çalışmaktan başka bit şey yapmıyo. Iyk böyle hayat mı olur!'
Çok sorumsuz olana 'Yazık yazık annesi babası o kadar para veriyo şunun haline bak karı kız peşinde!'
Çok polyanacı olana 'Şuna bak hayatı pembe sanıyo, bir gün görecek anyayı konyayı!'...
Bu liste böyle uzayıp gider sivilceli erkeklere 'ergen bu be hala'lar, cadde kızlarına 'bunlar da fotosentez solunumu yapıyor'lar, sürekli kitap okuyana 'yaşam da sırf kitaplarda yok ki'ler...
Unutmuştum. Bir sene 365 gün ve 1 gün 24 saatti, herkes ortalama 65 sene yaşıyordu.
Yani herkes gerçekten de
doğuyor,
büyüyor
ve ölüyordu.
Sonra fark ettim ki, insanın hiç parası olmasa da, karun kadar zengin olsa da yaşıyordu. Farklı şekillerde ama yaşıyordu. Biri golf oynuyor, biri hırsızlık yapıyor, biri range rover kullanıyor ama yaşıyordu. Belki doğduğumuzda birileri daha şanslıydı diğerlerine göre, ama kimse bir diğerinden daha şanssız değildi.
Dediğim gibi bir sene 365 gün, 1 gün 24 saat ve insan ömrü ortalama 65 sene.
Bazıları bu yaşamını oturup deliler gibi ders çalışarak, bazıları arkadaşlarıyla parti yaparak, bazıları hasta bakarak geçiriyordu. Bazıları üniversitenin 4 senesinin her gününü ders çalışmaya ayırıyor, bazıları part-time işlerde çalışıyor, bazıları ense yapıyor ama hepsi bir şekilde geçiriyor. Sonra fark ettim ki, önemli olan insanın istediğini yapması. Mutlu olduğu şeyi. Her şeyin bir bedeli var elbet. İşine yeteri kadar önem vermeyen insan, tabiki de işinde deli gibi çalışan birinden yüksek yerlere gelecek. Ama işine yeteri kadar önem vermeyen bu insan kalan zamanlarında hayattan gerçekten zevk alacak şeylerle uğraşıyorsa-en önemlisi kendini mutlu edecek, o zaman bu insanı yargılamak çok yanlış.
Bunları düşündüm. Bunları ve belki yazmadığım bir çok şeyi de. Sonra karar verdim. Bir hayat var. Ve kim ne yapmış nasılmış bunların ne önemi var. Şimdi önümde yeni bir 24 saat var. Ve ben bu 24 saatte beni şu anda, gelecekte ne mutlu edecekse onları yapmaya hazırım. Başka şeyleri sorgulamadan.
İyi geceler. :)
Not: 23 filmini izledim Jim Carrey'nin gerçekten çok etkileyici bir filmdi. Jim Carrey'i o rolün hakkından geldiğini görmek de çok güzeldi.
5 Şubat 2009 Perşembe
daha da
Yollar var
İnsanlar
Hayatlar
Bazen bir, bazen ayrı
Yaşım 20
Evet yirmi
Ama taşıyamıyorum hayatı daha
Biz büyürken yalanlarımız da büyümüş,
Hırslarımızla beraber,
Düşmanlıklarımız da artmış.
Hayallerimiz azalmış ama,
Kurabildiğimiz iletişim.
Diğer insanları daha az dinler olmuşuz,
Kendimizi daha çok.
Daha duyarsız olmuşuz etrafa karşı,
Kendimizi daha önemser.
Daha çok alır olmuşuz hayattan,
Hayata daha az verir.
Daha çok izler olmuşuz,
Daha az okur.
Daha çok kin besler olmuşuz,
Daha az sever.
Daha çok yargılar olmuşuz,
Daha az sorgular.
Daha çok korkar olmuşuz,
Daha az güvenir.
Daha çok ağlar olmuşuz,
Daha az güler.
Daha çok 'ben' olmuşuz,
Daha az 'biz'.
Daha çok hata yapar olmuşuz bu yüzden,
daha çok yara alır ve bunu daha az hisseder.
Daha çok keşke der olmuşuz,
ve hep biraz daha çok...
Bilirken sevginin her şeye yeteceğini,
Maddiyatta takılıp kalmışız.
Bitmesin isterken her şey, başlamayı unutmuşuz.
Savrulmak istemiyorum
Yollar var
İnsanlar
Hayatlar
Bazen bir, bazen ayrı
Yaşım 20
Evet yirmi
Ama taşıyamıyorum hayatı daha
O kadar özlüyorum ki çocukluğum seni...
Büyümek istemiyorum
Çocukları meclis koltuklarını oturtup 'birgünlükbaşkan' yapıyorlar ya keşke büyükleri de bir
günlük ilkokul koltuklarına oturtsalar da 'birgünlükçocuk' olabilseler.
Hayalperest-Teoman...
28 Ocak 2009 Çarşamba
Okundukça ne kötü eskimesi şiirin
Cetvelin tam orta kısmına
Ve iki yarısının iki ortasına da birer nokta koydum
-Teknik resim dersimden öğrendiğim şeyler işe yaradı sonunda-
Üçgen cetvelimle kağıdın ilk yarısını ölçtüm
Onun yarsının biraz daha
-çok fazla değil az biraz-
fazlası ölçüsünde pergelimi açtım
Ve
Orta noktalardan iki daire çizdim
Birbirini hafif kesen iki daire
'Bak,
Bu benim' dedim
'Diğeri de sen'
'Kesiştiğimiz alan da işte burası'
Sustu
Bir şey demedi
Anlayamadım
-Ne zaman anladım ki-
Kesiştiğimiz yeri az mı buldu
Fazla mı...
Korktum sevgilim
Senden değil -yanlış anlama lütfen
Senden önceki yaşanmışlıklardan
Korktum
Senin olmaktan
Sana bağlanmaktan
Şu anda hayattaki her şeyden korktuğum gibi
Yeniden başlamaktan korktum
Aidiyet hissinin bir anda bitebilecek olmasından
Hiçbir şeye ait olmak istemedim bir an sevgilim
Seni sevmediğimden değil
Sevip, kaybedeceğimden
Gökyüzü grileşti bugünlerde
Dışarıda hafif bir yağmur kokusu
insana 'keşke biraz daha yeşillik olsa' dedirtiyor
Buralarda yağmur yağıyor
Ama çimen yok
Çimen kokusu yok
-Keşke her şey filmlerdeki gibi olsa-
Yüreğim git diyor
Kalma, kaç kaçabiliyorken
Korkuyorum
Sana ait olup, seni kaybetmekten
O güzel sözlerin sonu hep aynı
Birçöpkutusunda son buluyor hepsi
Ya da birşişeiçilmişşarabınderinliklerinde
Bu yüzden korkuyorum sevgilim
Gidince herkes, yalnız buruk anılar kalırmış.
Bir kaç içli şarkıyla,
Özlem dolu bir kaç şiir bi de.
Sen gidince de onlar kalmasın diye sevgilim
Gelemiyorum yanına
'...
Ellerim ve bileklerim ve gözlerim şehvetle gıcıklanıyorlar
Yorgun suratlarınızı hiç mi hiç göresim gelmedi
İçimde bir sıkıntı dinamiti var ki, patlamasa öleceğim
Şiir yazmak istiyorum, canım sıkılıyor, alışkanlıklarımdan iğreniyorum
Düşünmesem ve koyversem ellerimi belki çok şeyler söylerim
Tenha bir böcek gibi tavan arasına koşuyorum
Sen çirkin bir ihtiyar olmadan burnundan öpmeliyim'
Ataol Berhamoğlu
25 Ocak 2009 Pazar
Tha strange case of Dr. Jekyll and Mr. Hyde
Asıl amacıma ulaşmak için beni küçük yaşta etkileyen kitabın hatırladığım kadarıyla özetini verem gerekbilir. Dr. Jekyll döneminin en ünlü ve en başarılı doktorlarından biridir. Çocukluğundan beri Jekyll'ın en iyi ve tek yaptığı şey çalışmak ve daha çok çalışmaktır. Gecesi gündüzü hastalara bakıp yeni tedaviler bulmak olan Jekyll, hayatından o kadar mutsuzdur ve çaresizdir ki, bu sefer de bildiği bütün bilgileri kendi hastalığının ve mutsuzluğunun tedavisinde kullanmak istemektedir. Yaşadığı küçük yerde çok tanınan ve çok saygı duyan bu doktorun, gezme, kadınlarla beraber olup 'iki tek atma' şansı yoktur. Bu yüzden de 'yeni bir ben' ister kendine. Hiçbir sorumluluğu olmayan. İstediği zaman istediğini yapabilecek ve kendinin tam tersi 'şeytan' olabilecek biri. Velhasıl uğraşları sonuç verir ve bulduğu formülü kendine enjekte ederek, çirkin kambur ama kendinden tamamen farklı bir insan yaratır. Akrabası olarak tanıttığı bu insana bir ev tutar ve geceleri tamamen kendi 'ünvanından' farklı bir mr. Hyde olur. Gezer, tozar ve sorumsuzca yaşar. Sabahları ise Dr. Jekyll olarak gelen hastaların yaşama sebebi olmaya devam eder. Belli bir süre sonra ise işler çığırından çıkar ve doktorumuz bu vücudundaki yeni 'birey'i kontrol edememeye başlar, artık Mr. Hyde doktorumuz yalnızca istediğinde değil, kendi istediği zaman ortaya çıkmaya başlar. Başka bir sorun ise Mr. Hyde'ın bu asi kişiliği yüzünden, cinayetler işlemesinden kaynaklanır ve olaylar gelişir...
Dr Jekyll ve Mr. Hyde 1880li yıllarda yazılmış olmasına rağmen günümüzde bile tartışılan konuşulan, filmleri defalarca çekilen bir kitaptır. (ki 2012 yılında bir yenisi daha vizyona girecektir.) Ufak değişiklikler olsa da ( ilk romanda doktorun bir avukat arkadaşı olayların farkına varır, başka birinde cinayetler ele verir) asıl konu hep aynı kalmıştır. İnsanın hem iyi hem kötü olabileceği. Belki de Shakespeare ile başlamıştır bu düşünce 'fair is foul and foul is fair' (bknz. Machbeth).
Kıskanmak mı denir, özenmek mi yoksa imrenmek mi bilemedim ama, son zamanlarda ben de kendimi 'toplumsal yönlendirmeler'in içinde kapana kısılmış gibi hissediyorum. Gerek 'usturuplu bir hanım evladı' olma , gerekse 'başarılı bir öğrenci' olma... etiketlemeleri. Üniversitelerin bizi seçtiği bir sınav için yıllarca dökülen kan terden sonra, gidilen üniversitede aranılanın bulunamaması, 'artık hayatımı yaşayabilirim, özgür olup hobilerimle ilgilenebilirim' derken önüne bambaşka engellerin çıkması. Yasaklar, ayıplar, sınırlamalar, örfler, adetler, kurallar...
YETER demek istiyorum. Yeter diyip bütün mühendislik kurallarını, aile kızı olmanın kurallarını, yetişkin olmanın kurallarını, vatandaş olmanın kurallarını yıkıp, bambaşka biri olmak istiyorum.
Kalkıp gitmek bu şehirden, belki bir budist olmak, belki esrarkeş,belki bir sanatçı, belki tır şöförü, belki bir yosma... ve kendimi bulmak istiyorum. Kendimi tanımak. Ama gerçekten. Başka bir zamanda, başka bir yerde, başka bir ben görmek istiyorum. Kalıplarda, iki kelimelik 'seni seviyorum'larda, istenmeden söylenen 'hoşçakal'larda, zorla yapıldığı belli gülümsemelerde... Bunların dışında, tanıdığımdan çok farklı bir ben var belki de. Yaşanmamışlıklarımda, denenmemişliklerimde. Bir mektup kaleme alıp beğenmeyince az yazılmış beyaz sayfaları teker teker yırtıp atarkenki gibi, hayatımın az karalanmış, denenip başarısız olduğu her sayfayı yırtıp, beklemeden bir diğerine başlamak istiyorum. Ben sanırım oyuncu olmak istiyorum. Sıkıldım mı farklı bir karakter olabileceğim. GERÇEKTEN çok şey istiyorum!
Daha çok yeni bir dönemi 'kafa göz yarmadan' atlatmışken ve bunun rahatlığını yaşayamadan, gene tonla sorumluluk altına girmem gerek. Bıktım usandım artık.
Ama ne demiş ünlü bir düşünür 'Durmak yok yola devam...'
Beatles-Revolution
where do we go now?
not: bugün fark ettim bir yere şifre yazınca 'beni unut' diyen kısmı görünce nedense hep sezen aksu'nun 'beni unutma' şarkısını söylüyorum. Kelimeler ve şarkılar konusunda ne kadar da obsesifim:)
23 Ocak 2009 Cuma
ruhumu sattım ki kalbim bana kalsın
ruhsuz bir kalp ne işime yarar di mi
seni arzulayan bir kalpten çok daha iyi ya
ruhsuz bir kalp
azrailime ruhumu sattım
biraz önce hem de
yatıcam
kalkıcam
pufff
yoksun
bir hiçsin
işte
bunun için ruhumu sattım azraile
azrailime ruhumu sattım
kalbim sana ait olmasın bir daha diye
senin için atmasın bir daha
ruhumu vermeye razıyım bunun için
'al'
'hepsi senin olsun'
ruhumu sattım bugün azrailime
artık emrine amadeyim
kalbimin senin emrine amade olmasından iyi ya...
ruh-suz bir kalp
seni seviyorum demek bir adım ötendeyken oysa
ruh
suz
tuz
suz
derken aynı sayıda harf kullanırken hem de
ah şu imgeler
hepimizde farklıyken
hayat...
22 Ocak 2009 Perşembe
yaz gecemin rüyası
kağıt kesiğinin olduğu yerde hücreler kendini yenilerken
kalptekikağıtkesikleri nasıl oluyor da kendini yenileyemiyor
devam edemiyor yoluna
etmek istemiyor belki de
vücudun biyolojik olarak faaliyetlerine devam ederken
ruhun duruyor
geriye bakıyor sürekli
acı çekiyor
yoluna devam edemiyor
haykırmak istiyor
korkuyor
nasıl oluyor da insanlar bu kadar umursamaz oluyor
kendin bile
kendini kandırabiliyor
kendi kurduğun hayal dünyasında
kelimelere ve insanlara itaf edilen hayatlar,
uğurlarına feda edilen canlar.
kati inançlar;
bazen bir hiç uğruna
...
bir yaz gecesi rüyası
yahut kış
ne fark eder ki...
geldin yanıma
tuttun elimden
sarıldın bana sıkıcana
bırakmamak üzere
kaçtın sonra
korktun
dedim ya
bir yaz gecesi rüyasıydı bu
ne fark eder ya da kış
tenin tenimde
hissediyorum
ilk öpüşmemizi hatırlar mısın
ya da ilk senin oluşumu
hatırlarım ya ben hala...
kokunu
o eşsiz esansiyeli
kimsede olmayan
kimsede bulunmayan
benim sandığım
özel sandığım
özel olmadığını kısa bir sürede anladığım
her şey gelip geçiciymiş
çok şey öğrettin bana
kalbim ağrırken
yürüyüp gidebilmeyi...
yürüdüm
gittim
bir yaz gecesi rüyasıydın sen
ya da kış
rüya işte
ne fark eder ki...
bir elimde gökyüzü var hala....
nice aylara....,
18 Ocak 2009 Pazar
.duygutopia
Yarınki vize,Perşembe günkü final
Elektrik faturası, kredi kartı borcu
Arabaya benzin alma derdi de olmasa mesela
Bağımlı olmasak bir şeylere bir de
Ailene hesap vermek zorunda olmasan
Çıksan bir gün evden elinde küçük bir çantayla
Tek başına gitsen uzaklara
Ama uzak dediğim uzaklara, alabildiğine uzaklara
Peru’ya mesela yada Afrika’ya
Yada o kadar uzaklara gitmek istemesen
Atlasan arabana gitsen mesela Anadolu kavağına
Giderken de açsan pencerenin camını
Elini çıkartsan, üşüse elin
Canına esti mi unutsan her şeyi
Sevdiğinle kaçamak yapsan mesela
Mesela çok uzaklarda bir yere gitsen
İstanbul’un köylerinden birine mesela
Sırf istiyorsun diye
Ertesi günkü vizeyi, o günkü dersi düşünmeden
Alsan eline fotoğraf makinanı, o sana şiir yazarken sen de onu çeksen
Mesela dondurmamı çekti canın
Kahramanmaraş’ta bulsan kendini
Böyle kocaman bir külahı midene indirirken
Sırf sen istiyorsun diye kalsan evde yada
Umursamadan parayı okulu kariyeri
Mafya babası olmasa mesela dünyada hiç
Yada gece kulübünde kızarkadaşınayanbaktığı gerekçesiyle öldürmeseler adamı
Gitsen sen de korkusuzca, eğlensen istediğin gibi
Kilo alma derdin olmasa mesela
Yesen dünyadaki bütün çikolataları
Mesela bir gün çalar saatin çalsa
Durdursan onu gözlerini açsan hafifçe yanında uyuyan sevgiline baksan
Sarılsan kocaman öpsen ve uyumaya devam etsen
İnatla daha da horlayarak hem de
Sabah kalktığında kahvaltı ile gelse sana mesela
Kitap okusanız sarılarak
Film izlemek isteseniz mesela ama karar veremeseniz bir türlü
Günün en stresli olayı bile bu tatlı kavga olsa mesela
Sen de sabahki jestine karşılık ona çok güzel bir akşam yemeği hazırlasan
Şöyle en soslusundan, en güzel salatalısından
Kendine ait evin olsa mesela
Arkadaşlarını çağırsan
Bütün gün kitap okusanız, sohbet etseniz, gülseniz birlikte
Film koysanız bir de arada kahkahalarla izleseniz
Mesela gecenin bir yarısı eve dönerken bağıra çağıra şarkı söylesen
Kimse kızmasa, bağırmasa buna
Öyle çok bağırarak değil tabi
Sadece yüksekcene bir sesle
Mesela alsan eline kamerayı film çeksen
Çok fazla bir şey bilmeden
Buna gerek duymadan
Eğlence olsun diye
Mesela sokakta öpebilsen sevgilini doyasıya
İnsanlar seni yer gibi bakmasalar
Gülümseyip ‘gençler’ diyip geçseler
Haykırsan istediklerini, hissettiklerini
Saklamak zorunda kalmasan mesela
‘aman bunu dersem ne düşünür’ diye
yani bir oyun gibi görmesen bu hayatı
yaşasan hissettiğin gibi
içinden geldiğin gibi
Bilmem sanki hayat böyle olsa daha güzel olurdu
aşkları için savaşıp kazananların
16 Ocak 2009 Cuma
Pembe Domuzlu Kumbaram
Simsiyah takım elbiseli adamlar
'Bu işte' dediler
Karanlık bir odada da
Işık gözümü alırken
'Ama' dedim
'Aması falan yok,
Olmayacak, senin hayatın bu'
Kızmış görünüyordular
Sinirli
Sustum ben de
Korktum
Siyah takımları vardı
Aynı tarz taranmış saçları
Ceketlerinin ceplerine iliştirilmiş aynı renk mendilleri
Esmer olan yaklaştı yanıma
'Duyduğuma göre kumbaranı kırıp içindeki parayı almışsın'
Pembe domuzcuk kumbaram
'Düştü'dedim
'Kırıldı'
'Bize getirseydin yenisini verirdik,
kırıldı diye içindeki paraları harcaman mı gerekiyordu!'
Ses tonu bağırmaya yaklaşmıştı
Evet bilerek kırmıştım
Çok üzülmüştüm domuzcuğa
Ama yıllardır biriktirdiğim paranın öylece orada durmasını istemiyordum
Kırmış ve içindeki parayla çikolatalar almıştım kendime
Çikolatalar ve kitaplar
Ve arkadaşlarımla sinemaya gitmiştim
Suçluydum, yakalanmıştım
Kaçamazdım ama cezalandırılmaktan çok korkuyordum
'O paralar HARCANMAYACAK demiştik' dedi bir diğeri
Köşede sigarasını cümlenin senfonisine uygun içerken
'O paralar BENİM, size NE bundan' diye bağırdım
Hayır bağırmadım tabi,
Buna hakkım yoktu
Burada bu şehirde, bu zamanda buna hakkım yoktu
Korktum hayal ettim ama diyemedim işte
Cezamın uzatılmasını ve ağırlaştırılmasını da istemedim
'Kurallar belirli
Geleceğin için her gün para koyacaksın
Eğlence yok, ekstralar yok
Yaşayacağın kadar para
Hatırlıyorsun bunları değil mi?'
'Evet' dedim sesim o kadar ince çıkmıştı ki
Bir adam dışarı çıktı elinde bir kumbara ile geldi
'Al bu sefer denetlemeye daha sık gelicez.'
Diğer adam ekledi
'Bu ilk cezan ve sadece uyarı yazıyoruz sana. Bir daha aynı şey olursa cezan ağır olacak.
Şimdi çıkabilirsin.'
'Unutmadan ''Lükse Hakkın Yok''
Unutma'
Dışarı çıktım, elimde geleceğimi garanti altına alacağı söylenen kumbara. Atmak istedim,fırlatmak ve bu şehri terketmek.
Yapamazdım işte.
Gidemezdim.
Her gün bir şey daha biter
Giderek acı vermez biten şeyler
Aldırma deli gönlüm giden gitsin sen şarkılar söyle içinden...
İnan bana alışamadım hiçbir zaman sensizliğe
Şimdi sensizlik dolaşıyor çıkıp gittiğin bu evde
Yalnızlığa elbet alışır bedenim
Yalnızlıkla belki de başaçıkabilirim
Çok zor gelse bile yaşar öğrenirim
Sensizlik benim canımı acıtan...
13 Ocak 2009 Salı
ben yokmuşum
bu ben ben değilimişim gibi davrandım
ben duymuyormuşum gibi konuştum
ben hissetmiyormuşum gibi dokundum
benden kaçtım bugun
kaçtım ki, kendimdeki senden uzaklaşayım
kendim yokmuş gibi davranınca
kendimdeki senden uzaklaştım
sonra
sonra çok uzaktaki bir laf
yalnız bir kelime
minik bir anı
çok saçma eski günlerden bir şarkı melodisi
kendime getirdi beni
kendim oldum bir anda
içimdeki sen hala orada
baktım kendime
mutsuz oldum o anda
sonra dedim
'öğreneceksin'
bunu da...
kaçmamayı da
11 Ocak 2009 Pazar
Konuşmana, gülmene,
Beni kendince sevmene
Şimdi zamanla alışıyorum sensiz bana
Nasıl da öğrenmiştim seni,
Seni sevmeyi, senin olmayı,
Sana dokunmayı
Şimdi zamanla unutuyorum her şeyi
Her şeyi başta yapması zor derler
Şimdi her şey akıp gider gibi ellerimden
Karşı koymuyorum sadece rüzgara artık
Çok sevdiğin bir şiiri ezberleyip
Zamanla onu unutmak gibi
İlk başta kötü günlerimizi sildim aklımdan
Şimdi içim ondan acıyor
Ama zamanla bu da geçecek
Öyle dediler bana
Karşı koymadım ben de
Huzurluyum belki de artık bu yüzden
Artık çok hatırlayamıyorum tenini dokunuşunu
Dedim ya bir şiir ezberlemiştim ben
Belki de sevdiğim filmin bir dizesini
Bir kitabımın satırlarını
Şimdi ise unutuyorum onu
İstemeden de olsa
Bilerek de olsa...
Zaten ne fark edecek ki...
Şimdi burada olsan sana şu şarkıyı armağan ederdim 'Nowhere Man-The Beatles'
yoksun ama olsun
10 Ocak 2009 Cumartesi
hay at at ma atma
Devenin üstünde testilerde taşıdığımız su
Hayatımın belki son yankılarıydı bu
Surlara karşı
O yenilmez hayata karşı
Don Kişot misali
Yanyana, elele verilen -belki de verilebilen- son savaş
Kaybedilen son malubiyetti bu
Başımız dimdik yürüyebildiğimiz zamanlardan kalan
Bizi biz yapan zamanlardan...
Önce renkler kayboldu
Lalelerin o göz alıcı kırmızılığı
Çimlerin o yağmurdan sonra buram buram kokan yeşilliği
Bir renk testinde 57 yazan yeşil ve kırmızı renkler
Kayboldu
Bir sondu
Surlara karşı
O hiçbir zaman yenildiği görülmemiş hayata karşı
Renklerdi bizi biz yapan
Önce onlar kayboldu
Bizim bitiş anımızdı bu
Bizim ve bizi biz yapan her şeyimizin
Şimdi ise surlara karşı
O çetin hayat denen askere karşı
Tonlarca malubiyetti bu
Bize arta kalan.
Artık bize düşen
Yaşadıklarımızı
Bir romanda okumuşuz gibi
Sanki bizim değillermiş gibi
Ve hiç olmayacaklarmış gibi
Elimizde sıcak çikolata
Bir çırpıda okuyup özetini çıkartıp
'Kaybettik' demek
Kazanamayacağımızı bile bile savaşıp
Hem de...
Renkler kadar
Önce renkler kayboldu
Ardından sen...
Ruhum serzenişte...
When the night has come
And the land is dark
And the moon is the only light we'll see
No I won't be afraid, Oh I won't be afraid
Just as long as you stand, stand by me
So darling, darling
Stand by me, oh, stand by me
Oh stand, stand by me,
Stand by me.
if the sky that we look upon
Should tumble and fall
Or the mountains should crumble to the sea
I won't cry, I won't cry
No I won't shed a tear
Just as long as you stand, stand by me
Whenever you're in trouble won't you stand by me
Oh stand by me, oh won't you stand now, stand by me
8 Ocak 2009 Perşembe
kartanesigülü
Senin için rüzgarda hep yağmur mu var???
Gözlerin mi daldı yoksa
Sıkıldın mı sorulardan
Hiç geçmez mi gözlerinden bu sonbahar??'
'Mutluydum o uyudu
Sarıldım sayıklarken tanımadığım o adları
Yanımda
Çırılçıplak'
'Rüyamda gururluydum
'Biliyordum' diyordum
İnanmak lazımmış meğer iskambil fallarına'
'Uyandım bakakaldım hayali bir parmağın bıraktığı yazıya pencere camının buğusuna:
Hoşçakal'
İnsanlar nasıl bu kadar vurdumduymaz?!?!?
birkartanesi ol kondiliminucuna
birkartanesi eriağzımda.....
dedim benim kadar yalnızsan
bir gecelik bir aşksa
omuzlarına abanan bir acıdan kaçıyorsan
dibevurduysanyadahaladüşüyorsan
hayalimdeki adsız adam
sanki azımdatadın...
eminim ki sen de hep kendini aradın...
tüm bu garip duygular bir tür
içkanama..
ikinci bir şans mı ASLA
asla asla deme...
7 Ocak 2009 Çarşamba
Eşlik edin, kalbin anlatamayacağı kadar mutlu kalbime,
Eşlik edin de kapılmasın artık derinden
Onu çeker görünen karanlık bir kedere: Mutsuz olmasın!
Sağlıkla kalsın her şey, sağlıkla kalsın.
Alfred Tennyson
ne zamandı düşünmeden mutlu olduğum son an?
hatırlayamıyorum bile...
istiyorum çok istiyorum...
Pa ram par ça
5 Ocak 2009 Pazartesi
Adam
Sessiz sakin
Çiçeklerle dolu bir bahçem
Yasemenler, Laleler, Sümbüller
Başımda onlardan bir taç
Sığınacağım sığınağım
Adı konmuş çocuklarım
Korkmadan dokunduğum bir ten var
Israrla sakladığım anlar
Hayatım var
Kaos
Fırtınalar kopuyor
En sertinden
Çığlıklar, serzenişler
Çiçeklerim solmuş
Çocuklarım ölmüş
Dokunamadığım bir ten var
Kaybolup giden anılarım
Hayal-Hayat ne kadar farklı tek bir harf oysa ki ayıran değil mi onları
İnce bir sicim hayatımız
Yağmurda kullanılan bir araba
Ölme riski yüksek
Yaşamsa bir şans.
Hadi çevir direksiyonu
Uçalım uçurumdan aşağı
Nasıl olsa daha kolay
4 Ocak 2009 Pazar
yüzbinmilyonkatrilyonbeşyüzbinellisekiz gün (ya da dünya zamanıyla dört gün) evde kalmanın sonuçları....
Aynı zamanda yorgunum. Yani uyuşukluk. Son 2 aydır genel olarak olan bende. Yalnız olunca olan. Düşünüyorum hayatımda birileri olduğu zaman, görüşmek için birsürü çaba sarf ettiğimden ve tonla yol gittiğimden, her ilişki bitiminde böyle bir 'böööönnn' hali oluyor. 'evim de varmış benim ya bir saniye' durumları. 'aaa anne siz de yaşıyor musunuz' diyalogları. Yok o kadar değil de. Bitap düşmüş oluyorum. Gerçi bu şu anda penceremden bakınca gördüğüm yağmurlu havanın da payı var. Kışı severim, yağmuru da. (yaz ya da sonbahar kadar olamaz tabiki de, daha da neler canım! ) Ama hep romantik gelmiştir. Ya kitabına gömülüp çıkartman lazım bunun keyfini, ya da sevdiğinde dışarıda donarken.
Sanki evde oturmak yormuş gibi. Neredeyse hiç yapmadığım bir şeydi. Gerçekten. Ne güzelmiş oysa. Kendinle yalnız kalmak. Mutsuzken mutlu kılmak;kendi kendini, kendi kendine hem de. Yeni yönlerini keşfetmek, müzik öğretmenin seni kaldırıp ona karşı şarkı söylemeden hem de. Hayatımda bu kadar fazla evde tek başıma kaldığımı hatırlamıyorum. Yani en azından belli bir amaç için. Amacıma ulaştım mı bilemiyorum. Ulaştım sanırım. Şimdilik bir soru işareti. Rüyalarım bunun göstergesi olabilir. Belki. Bilinmiyor.
Şimdi kendimi iyi hissediyorum. Daha iyi.
Kabuğumdan çıkma zamanı.
Heheyytt geri geliyorum leeeynnn.
Sokaklarınızda koşucam.
Çiçeklerinizi koklıyacam.
Basamaklarınıza basıcam.
Gözlerinize bakıcam.
Kendimden emin.
Başınızı eğeceksiniz.
Sonra da boyun.
:):) (hıytt korktum kendimden be yahu)
3 Ocak 2009 Cumartesi
Başka bir ben var aklımda
Kalbimde başka bir sen
Biz başkayız
Başka bir geçmiş
Başka bir gelecek
Topladım bavulumu
İçinde sen
Gitsem şimdi, uzaklara
Alabildiğine uzaklara hem de
Güneşin doğmaktan korkmadığı
Geceyi alt edebildiği bir yere
Orada korkutucu karanlık olmasa
Mavi olsa okyanus
Masmavi ve kirlenmemiş
Kırmızı olsa lalelerin rengi
Göz alırcasına, buradayım dercesine
Başka bir sen, başka bir beni sarsa
Alabildiğine sarsa hem de
Başka bir gelecekte,
Okyanusun sahille ürkmeden buluştuğu başka bir yerde
Korkmadan seni sevebileceğim
Korkmadan benim olabileceğin
Ama;
Sen aynı sen, ben aynı ben…
İşte böyle bir şey
Çık şimdi çıkabilirsen bu matematiğin içinden
Mühendissin ya
2 Ocak 2009 Cuma
Ilık bir ilkbahar günü
Çıplak ayaklarla çimlere basmak gibi
Yağmurun o ıslaklığı
Vücudunu sararken
İyileştiğini hissettiren
Seninle beraber olmak
Sıcak bir yaz günü
Kumsalda gökkuşağının çıkmasını beklemek gibi
Yağmurun yağmayacağını bile bile
O anı düşünürken
İyileştiğini hissettiren
Seninle beraber olmak
Ilık bir Sonbahar günü
Yağan yağmurun altında
Şemsiyeyi paylaşmak gibi
İkimizde hafif ıslanırken
İyileştiğini hissettiren
Seninle beraber olmak
Soguk bir kış sabahı
Pencereyi açıp
Havayı içine çekmek gibi
Yavaş yavaş hasta ederken
İyileştiğini hissettiren
Elimi verdim
elimi tuttun
anlattım ben
dinledin sen
'gitme' dedim
'gitmem lazım' dedin
'senden daha çok ihtiyacı olanlar var'
bakakaldım gökkuşağına
Coldplay- Trouble
39 derece
'aman dikkat edin kendinize, tatil dönemi finallerde başlıyo zaten sakın hasta olmayın' diye konuşan ben, olmadığım kadar hastayım. Gece uyuyamadım bir oraya dön bir buraya diye diye. Başım sanki bir taş yığını.Biraz direnç göstermesem pııııt düşüyor öne, sağa, sola. İsyan ettim sonunda kalktım yataktan. Gözlerimde mahmurluk.
Hastayken en nefret ettiğim şey burun ile ilgili olan hadiselerdir. Ağızdan nefes almaktan nefret ederim çünkü. Ama yooookkk sanki öyle değilmiş gibi burnumda tık yok. O kadar sinir ki hapşuramıyorum bile!!
Beni en korkutan ise beynimin düşünme fonksiyonunu yitirmesinden çok derecenin 39'u göstermesidir. Dün 39.2ydi. 0.2 mi düşürebildi aldığım o ilaçlar annemin yaptığı abzürd şeyler. Eğer her gün 0.2 düşerse, 10 gün sonra normal bir ateşe kavuşucam tabi finallerim de kocaman bir yalan olacak. Ateşimin hemen düşmesi ve finalleri tez elden çalışmaya başlamak için her kocakarı yolunu deniyorum. Sanırım en çok bugün anneanneme ihtiyacım var...
Kendime bu akşam 10a kadar müddet, iyileştim iyileştim iyileşmezsem 2 seçeneğim var
1) Gece dışarı çıkıp birilerinin ruhunu emicem
2) yeter uleyn diyip bütün grip sinüzit ilaçlarını fondip yapıcam
ben bu hallere düşecek kız mıydım bre. :)
neyse gidip portakal-mandalin-greyfurt suyu üstüne sıcak süt-bal karışımını içiyim en sonunda da kivi-bal karışımını yiyim. =)
ah hayat vah hayat
başım yerinde duramaz deli gibi zonklarken ders çalışma teknikleri var mıdır acaba?
1 Ocak 2009 Perşembe
2009'un ilk günü olmam sanırım talihsizlik :) final arifesinde hem de
kısmette 2009a gözlerimi açınca öhö öhö bühü hapşuuu olmak varmış
yılımızın ilk gününü uyuklayarak geçirdim. Tüm senem yoksa böyle mi geçecek?!?!?:)
hayır hızma ile burun akıntısının doğru orantılı bir acısı var
ben burnundahızmasıolanbirsümüklüböceğim. Şa la la.
Milli piyangoma çok güveniyordum. birsürü 5 vardı içinde. ama bir şey çıkmadı. önümüzdeki maçlara bakıcaz
O kadar 'biz'siz gelişiyor ki olaylar. Hayat bizim hayatımız olsa da genelde edilgen bir tutum içinde oluyoruz. Yani hayatta kişinin yaşamını etkileyen o kdar çok şey var ki. Mesela bir insanın herhangibir saniyede ölmesi çok olası bir şey. Bunu aslında hepimiz biliyoruz. Bu şekilde herhangibir saniye ölürsek eğer, bunu yargılamamızın pek bir manası yok. (yani zaten ölmüş olacağımızdan istesek de yargılayamayız, ama mesela bu bir yakınımızın başına geldi)
İnsan tahmin yürüttüğü bir konuyu, hele de elinden hiçbir şey gelmeyen bir konuyu yargılamaya ve sorgulamaya başlarsa: 1) bunun sonu gelmez, 2) insan en sonunda delirir, herhalde
artık yargılamıyorum o yüzden. Kim bana neden bunu dedi, o bana neden böyle yaptı. Olaylar benim eksenimde gelişmiyor şu anda. Hem de hiç. ye iç hiç. Bundan çok rahatsızım. Herkes benim yerime karar verme döneminde şu anda. Ben de öyle savrulan bir küçük kanadı yamalı kuş. İç dengelerimi kaybettim. Şu final öncesi zaman iyi gelecek sanırım. Sanırım insanlardan gerçek anlamda nefret etme dönemindeyim. Al işte Almanyadan arkadaşlarım geldi. Ve bu haftasonu geri gidecekler. Onları görmem lazım. Göremem ama.
Dün eski sevgilimle karşılaştık kadıköyde. O kadar değişmiş ki. En yakın arkadaşım tanıyamadı bile. Bana 'sen de çok değişmişsin' dedi. Ne kadar garip. Bir zamanlar her şeyi birlikte yaptığın insana bu kadar uzak olman.
Kimseye göstermeden bir şeylerin üstesinden gelebilmek o kadar zor ki. Güçlü görünüp bu kadar yükün altından kalkmaya çalışmak. Hayatımda bana yardım eden insan sayısı o kadar az ki. Hayır etmesinler yardım, ama köstek de olmasınlardı keşke. Herkes için için kanadığımı görüyor. Gerçekten çok kanıyorum çünkü. Herkes kendi yoluna devam ediyor sonra. Çok mu insanlara bağlı yaşıyorum. Öyle sanırım.
Ama bu davranışları hak etmiyorum. Artık ne pahasına olursa olsun koyucam insanlara karşı sınırlarımı. Hayat o şemsiye çikolataların tadı gibi olamaz hep.
Bir gün gerçekten adam gibi dostlarım olacak. Bencil olmayanlarından. Ya da hiç olmayacak. İnsanlardan sıkıldım.
Bir adam olsa. O adada da bir kulem. Raf raf kitaplar. Filmler. Çikolata şelalem olsa. (yok yok diyete giriyorum ne şelalesi) Pikabım olsa, bir sürü de plağım. Kocaman yumuşak bir koltuğum olsa. Yumuşacık. Kedim de olsa. Bembeyaz tüylü. Prensim olsa beni bekleyen. Gerçekten benim için dağları bile delecek. Otursam tüm gün karşıdaki adadan çalınan şarkılar eşliğinde kitap okusam.
Her şey gerçekten sahte iken, içimdeki yönetmen isyan edip stüdyoyu terk etti. Filmimi bile yönetemiyorum.
Size de mutlu seneler.
Bulursanız bir tutam da bana getirin..
Ya da boşverin alın hepsini bencilce har vurup harman savurun
Fikret Kızılok- Bir Harmanım Bu Akşam