31 Aralık 2008 Çarşamba

bu yıl bitti, yenisi lütfen


1 sene daha biterken her sene olduğu gibi çoğu insan durur, bakar kendine. Günlüğünü gözden geçirir. Ruhunu da. Ben de bunu yaparım genelde. Yapılmışlar, yapılacaklar listesi. Bu sene ders alınacak olaylar listesini de ekledim. Sonra kendime göre 2008'in ENlerini yaparım izlediğim en güzel filmler, okuduğum en güzel kitaplar.
En güzel filmlerden başlayalım o zaman:
2008'de vizyona girip izlediğim en güzel filmler
Gitmek: Benim Marlon ve Brandom
4ay, 3 hafta, 2 gün
Mükemmel bir gün
Boleyn Kızı
Uçurum
Juno
120
Sonbahar
Tatil kitabı
Batman: kara şovalye
Hulk2
Peri Tozu

izleyemeyip izlemek istediğim filmler:
Vicdan
3maymun
o... çocukları

2008'de okuduğum en güzel kitaplar (hatırlaması biraz zor sanırım):
Büyücü
Başka bir şey düşünüyorum
Paramparça
Kırmızı Halı
Yabancı

2008'de gittiğim en güzel tiyatrolar:
Ayıp ettik
Ful Yaprakları
Kontrabas
Kral Dairesi
Bir Şehnaz Oyun
Oyunun oyunu

2008'de yaptıklarım:
Fotoğrafçılık kursuna gitmek (fotoğraf makinam hala yok :( )
bol bol film izlemek, kitap okumak
Derslere git(me)mek
defileye katılmak
Yasemin Mori konserine VIPden girip kendisiyle tanışmak
istanbul turları yapıp fotoğraf çekmek
istanbul modern'de 'suyun bir arada tuttuğu' sergisi
Starbucks kahve tanıtımı
Rotaryye yeniden başlamak
Aiesec'e girmek
Yabancı bir insanı havaalanından alıp tophaneyi gezdirmek
Vapurda çay sigara keyfi yapmak (2008 sondu bunun için)
Vapurda sigara içilmemesine rağmen buz gibi havalarda dışarıda oturmak
Hayal kahvesinde Soul Stuff'ı izlemek
Paramı deli gibi filmlere harcamak
Mayısta açılan Küçük Beyoğlu çılgınlığına dahil olmak
sanırım en önemlisi de: Hindistanda 1,5 ay geçirmek
Delhi,Jaipur, Agra turu yapmak
Taj Mahal'i görmek
Jodhpur'a gidip en güzel fortlardan birini görmek
Jailsamer'de çöl safarisi yapmak
İlk defa motosiklete Hindistanda binmek
...
2009'da yapmak istediklerim:
Yüzmeye başlamak
İspanyolca öğrenmek
Fotoğraf makinası alıp her anı görüntülemek
Dünyayı biraz daha gezmek
Kendi alanımla ilgili daha çok bilgiye sahip olmak
Daha çok kitap okumak, film izlemek
Tonlarca çikolata yemek
Birsürü mutlu an yaşayıp sandığıma koymak
Odama birsürü resimleri koyarak bir kolaj yapmak
Tiyatroya gitmek
80ler gecesine gitmek
vs. vs. vs.


İnsanların bir de dilekleri vardır yeni bir yıl için
benim en önemli dileğim 'sağlık'
gerçekten insanın sahip olması gereken en önemli şey sağlıklı bir bünye bence
2008 çok sağlık sorunlarıyla uğraşmakla geçti, 2009'da bu olmaz umarım hiç
'mutluluk' gibi bir dileğim yok
7/24 mutlu olun diye özellikle
2008'de öğrendiğim bir şey varsa o da yaşamın 'mutlu an'lardan oluştuğudur.
mutlulukla ilgili şunları dileyebilirim
umarım 2009'da 'mutlu an'larınızda o kadar 'mutlu' olursunuz ki, ayaklarınız yere basmaz
'mutsuz an'larınız 'mutlu an'larınızdan az olur ve bir sonraki 'an'lar için öğretici.
2008'de gördüm ki insanın sevdikleri çok değer verdikleri çekip gidermiş bir gün,
2009'da kimse sevdiklerini kaybetmez umarım. Herhangibir şekilde.
'huzur' bir diğer konu da.
İnsan her daim mutlu olamayacağı gibi her daim huzurlu da olamaz.
Ama umarım gerçek huzuru bulduğumuz zaman o 'huzur an'ı her şeye deyecek kadar güzel olur.
'vakit' en önemlilerinden.
Zaman gerçekten bu kadar hoyratça akıp giderken. Kendinize istediğiniz kadar zamanı ayrımanızı dilerim.
Son dileğimde 2009'da 'siz' olabilmeniz.
Maskelerinizi çıkartacak arkadaşlarınız, sevdiklerinizle birlikte...

Güzel bir yıl geçirmeniz dileğiyle. Kendi kutup yıldızına sahip olmanız ve ona gerçekten çok iyi bakmanız dileğiyle... (bu sene ilk defa yılbaşına bol kar ile giricez, kar kötülükleri örtebilen bir şeydir. Hayatınızdaki kötülükleri karlarla örtüp, yeni bir yıla yeni bir 'ben' ile başlamanız dileğiyle')
Çocukluğumda yaptığım 'ayinler'den birini yaptım bugün. Senelerdir yapmamıştım. Mumlarımı yaktım. En özel gün için sakladığım mumumu da, bundan özel bir gün mü olurdu. Bugün hayatla yeniden tanışmıştım. Tütsü evde yasak olduğu için (küçükken yakardım ama babamın alerjisi var) kokulu mumların o birleşip garip bir esans oluşturduğu haliyle hayali bir aroma yaptım onu kokladım. Hayali ben gibi. Sonra arka fona eskiden çok dinlediğim Yaşar, Teoman müziklerini koydum. En etkileyenlerini. Küçük Prens kitabımı aradım bulamadım. Kaybolmasına üzüldüm. Pasaklımı da bulamadım. Bu ayinlerimde en çok ikisini okurdum. Aldım Duygu Asena'nın kitabını. Başladım ayinime. Kolay olmadı her şeyi geride bırakıp okumaya odaklanmak. Ama oldu belli bir zaman sonra bu da. En heyecanlı yerinde kalmıştım.
'... Yaralandılar, hırpalandılar... Kurtulmak için bir suçlu aradılar, bulamadılar. Kendilerini suçlamaya karar verdiler, hasta oldular.
Biliyordum, zaman yavaş yavaş iyileştirecek onları.
Bir tek soru takıldı aklıma bu yaşananlardan sonra. Ne çekilen acıları ne yaralanmaları önemsiyordum, akıllı insanın bunların üstesinden geleceğine eminim. Ama bütün bu olanlardan sonra bir tek soru var aklıma takılan...
Canın çok istediğinde rüzgara kapılıp dolu dizgin gitmek mi gerek yoksa hesaplarla sorunlarla boğuşup ürkerek kalmak mı durduğun yerde?
Doludizgin gitmek mi arzularının arkasından, yoksa kalmak mı her zamanki yerinde? Hangisi hata? Yoksa hata yok mu hiçbirinde?...' (Aşk gidiyorum demez)

İncindim incitildim derinden, terk ettim kendimi
Tesadüfen, karşılaştım içimde kendimle yeniden
Bir minicik kız çocuğu bak duruyor orada hala
Anlatamam gördüklerimi o neşeli çocuğa
Artık beni asla yaralayamaz hayat, eğer istemezsem
Yıllar beni kolay yakalayamaz, ben durup beklemezsem
Siz yine de incelikli davranın
Benim kadar değilse de
Ben bu yüzden incelikler yüzünden
Belki daha çok üzüldüm
Bir minicik kız çocuğu duruyor orada hala
Anlatamam gördüklerimi o neşeli çocuğa...

29 Aralık 2008 Pazartesi

Benim Marlon ve Brandom....


Bugün gerçekten çok güzel bir gündü. Biyokimya dersimden sonra. Taksime attım kendimi diyebilirim. O fark etmese de Hayati'nin rolü büyüktü bunda :) eve gidecektim ve pişkinpişkinkurabiyelik yapacaktım ama bindiğim otobüs 25T iken bir baktım beşiktaştayım kitap da çok güzel gidiyo kendimi taksimde buldum. Aslında taksime gitme amacım yenisiyıl hediyeleri almaktı insanlara. Ama daha yeşilçam sinemasının oraya gelince (yeni açılan mangonun karşısındaki sokaktaki, hani pulpın oradaki) o afişi gördüm 'Gitmek: Benim Marlon ve Brandom'. Birkaç hafta önce Fransız Kültüre gelmişti bu film ve ben gidemeden kalkmıştı. o kadar sevindim ki onu gördüğümde. Sinemaya bu aralar tek bir insanla gitmek istiyordum ve haber verdim. Gelemedi ama ben kendime söz vermiştim fikrim değişmesin diye gittim
'16 30a bir bilet lütfen' dedim. Kaç senedir taksimdeyim ama malesef hiç gitmemişim. Alt katta küçük bir sinema. Çok şeker ve içten. Neyse çıktım biraz alışveriş yaptım. Sonra Cadde-i Kebirde 'Tarçınlı Fındıklı Kahve' içtim sonra girdim filmime.
Gitmek: Benim Marlon ve Brandom....
Uzun zamandır gittiğim filmler hep güzel çıktı. Ama bu biraz daha farklıydı sanki. Çok severim film izlemeyi, ama sanırım sinemaya yalnız gitmek bir korkuydu benim için. Gerçi sinemaya 2-3 kişiden fazla gidilmesini de saçma bulurum. Ama öyle karanlık ortamda tek başına tanımadığın bir sürü insanla olma hissiyatı korkutmuştur beni hep. Ama sanırım yendim bunu bugün. Hem de buna gerçekten deyecek bir sinemada buna gerçekten deyecek bir filmle.

Bir kadın oyucu. Ayça adında. 30larına yeni girmiş. Şişman. Türk. İstanbullu.
Bir erkek oyuncu. Hama Ali. 5olerinde. Iraklı. Kürt.
Bir oyun setinde bir araya geliyorlar. 25 gün görüyorlar sadece birbirlerini. Sonra Hama Ali Irak'a geri dönüyor. Irak'ta savaş devam ediyor. Telefon görüşmeleri kısıtlı. Sürekli bombalar patlıyor. Ayça telaşlı. Hama Ali dönmek istiyor ve dönemiyor. Vidyolar yolluyor kendini çekitği, ama yetmiyor. 1,5 sene olmuş görmeyeli.
Ve karar veriyor Ayça. Irak'a gidecek. Sevdiği adamın olduğu yere 'Süleymaniye'ye...Herkes deli diyor ona
'bulursun başka birini erkek mi kalmadı?'
hayır diyor o. o benim üstüne çıkıp uzaklara uçtuğum kuşum, çekmecemdeki son sigaram, marlon ve brandom. o beni bırakana kadar, ben de onu bırakmayacağım.
bırakmıyor da. Diyarbakıra gidiyor otobüsle. Harpur kapısına sonra. Savaş var, gümrüğü kapamışlar. Teyzelerin yanına gidiyor. Irak'taki çocuklarını, sevdiklerini bekliyor herbiri.
Sevdiğini arıyor 'bırakmayacağım seni' diyor. 'Irak'a gelemiyorum, İran'da buluşalım.'
Diyarbakır'dan Van'a gidiyor bu sefer de. Güç bela İran'a geçiyor. ve başlıyor beklemesi. Bekliyor, bekliyor... Sonu söylenmezmiş böyle şeylerin, gitmek, izlemek isteyen olur diye. Ama çok güzel olduğunu söyleyebilirim. Belki biraz da tahmin dahil. :)
1,5 saatliğine de olsa gerçek aşkı tattım, hissettim o salonda. Aşk gerçekten engel tanımıyordu. İnsan sevdimi bir kere, ne yapacağını şaşırıyordu. Yada şaşırır sanırım demeliyim.
Sinemadan çıkınca yolda birbirine sarılan, el ele tutuşan çiftleri gördüm. Acaba bu kadar seviyorlar mıydı birbirlerini? Karşılıksız, kendinden bir şeyler verecek kadar?
Ya ben? Ya sen? Aldanıyor muyduk yoksa sadece? Kim var etrafında, sevdiğini görmek için savaşın ortasına gidecek? Kimin buna cesareti olur ki?
Neyse bunu bilemiyeceğiz sanırım. Issız Adam'ı çok beğenen insanlara bu filmi göstersek, anlamazlardı sanırım. Çünkü sanırım insanlar yalnız bencil sevgilerde bulabiliyorlar kendilerini. Sekskolik bir adamın, sevdiği insan için bu tutkusundan vazgeçememesi yanından kalkıp kadınlara gitmesi sonra da 'ya canım bak ben değişemem' replikleri zırvalaması daha romantik geliyordu insanlara. Belki de daha gerçekçiydi. Ama napalım ben romantik bir balıkım.
Film güzel ve başarılıydı. Görülmesi, gidilmesi, gösterilmesi lazım.
sevgili çeneminaltındaeverestdağıolmahayallerikuran sivilcem,
yenibiryıla bu kadar az süre kalmışken çıkmayıp olduğunuz yerde kendinizi imha ederseniz
çok ama çok bahtiyar olacağım
imza: size sahip olacak bir dost

(bu sabahların bir anlamı olmalıııı... dımdırırıdıımmmmm)

28 Aralık 2008 Pazar

öğretmen duygu

nefes alıp vermek yetmez bazen yaşadığını hissetmek için
o sadece biyolojik bir olaydır ve sen fizyolojik ihtiyaçlarını karşıladığın sürece
alıp verirsin
önemli olan hakkıyla hissederek nefes alıp vermektir
soğukta sadece eve kapanmak değil
dışarı çıkıp yağmuru teninde hissetmektir
ürpererek titreyerek üşümektir.
son bir kaç gündür yaşamıyor gibiydim
kastettiğim anlamda
biyolojik anlamda var gibi
bugün uzun zamandan sonra yaşadığımı hissettim
evde sıkıntılı bir şekilde otururken, öğrencimin annesi aradı
ve ben de bir anda kendimi yağmurlu bir pazar günü yollarda buldum
o kadar iyi geldi ki çarpmaktan yorulmuş kalbime o soğuk
üşenmedim yürüyerek gittim
kulağımda müzik
uzun zamandır yaşıyomuşum gibi değilim dedim ya
üreterek yaşandığına inanırım
düşünce üretmek, sevgi üretmek,üretilebilecek herhangi bir şey üreterek
öğrencimi gördüğümde onu ne kadar özlediğimi anladım
onu ve insanlara bir şeyler öğretmeyi
daha 2. sınıfta olmasına rağmen eğitim zedelerinden
ailesinin istediği şey ders çalışması
durmadan
bugünlerde başarı bununla ölçülüyor yani
neyse konumuz bu değil zaten
beni görünce atladı kucağıma
o çocuk kokusunu içime çektim
kardeşim olmadığından ve ben küçükken en son yaşıtlarımla olduğumdan
çok alışık değilimdir, çocukların o değişik kokusuna
uyku mahmurluğu, hınzırlıkla merak karışımı bir şey gibi
özlemi gözlerinden okunuyordu
o an o kadar mutlu oldum ki
defterini açtı
'bak Duygu abla bunları çalıştım sen yokken' diye hevesle gösterdi
sonra oturduk biraz ders, biraz sohbet, biraz oyun, biraz atıştırmacana geçirdik 2 saati
son günlerde hiç bu kadar mutlu olmamıştım sanırım
gerçekten bir şey yapmıştım sonunda
birinin hayatında bir nebze de olsa iyilik bulaştırmıştım
tam giderken 'Duygu abla yeni yılın kutlu olsun' diye kocaman öptü yanağımdan
bir de çizdiği resmi verdi
Ben, annesi, Boğaç elimizde çiçekler yüzümüz gülüyor altında da klasik
'öğretmenim canım benim' şiiri
o kadar o kadar mutlu oldum ki
sarıldım ben de ona
ağlamamak için zor tuttum kendimi
çok duygulandım sanırım
he bir de birsürü film verdi
izleyecekmişim hepsini o da beni sınav yapacakmış
dışarı çıktığımda soğuk bu sefer bir farklı geldi gözüme
kafamı yana yatırdım, insanların davranışlarını takmadan; seke seke, şarkı mırıldana mırıldana eve gittim
olmuştu sanırım; işe yaradığım ufakta olsa bir şeyler vardı
nefes alırken hissettim onu, havanın ciğerlerime girişini
ve yaşadığımı

denizyıldızımın hikayesi

Dalgalar hepimizi kıyılara vurmuştu. Çoktuk. Bir şey yapamayacak halde, çaresiz güneşin hücrelerimizi yavaş yavaş bitirmesini bekliyorduk. Vedalaşıyoruz, gözlerde yaş. İmkansız bir daha suya kavuşmak...
Sahil bomboş, yalnız biz deniz yıldızları. Çığlık atmaya çalışıyoruz. Olmuyor.
Bir çocuk geliyor sonra. Yürüyor, geçiyor. Fark etmiyor. Sesleniyoruz, duymuyor. Önemsemiyor ya da.
Bir aile geçiyor. Anne, baba. çocuk. Küçük çocuk geliyor.
'Anne bak ne kadar çok denizyıldızı var. Alabilir miyim bir tanesini' diyor.
Annesi çocukla daha fazla uğraşmak istemez bir şekilde kafasını sallıyor. Çocuk 2 arkadaşımı kapıyor, uzaklaşıyor.
Anlamıyor kimse ölmek üzere olduğumuzu. Fark etmiyor. Düşünmüyor, üşeniyor.
Bir çift geçiyor yanımızdan. Artık güneş o kadar sıcak ki, gücümüz kalmadı bağırmaya. Seslenmeye çalışıyor bir kaç kişi. Çift kendi sevdasında. Bakmıyorlar bile. Tek gördükleri şey birbirleri, geçip gidiyorlar.
Ölme vakti yaklaştı. Çare yok. Güneşle savaşamayız. Çok zor. Artık gerçekten bitti diyoruz.
Tam o sırada bir çocuk yaklaşıyor. Anlıyor. Ölmekte olduğumuzu. Eğiliyor.
İçimizde 'yenidenyaşamsevinci'.
Ama o kadar çoğuz ki. Düşünmüyoruz bunu hiç. Düşünmemeye çalışıyoruz.
Çocuk alıyor bizden birini atıyor denize. Bu da kurtuldu diyoruz.
'Kurtarabilir bizi de belki! Yaşayabiliriz. Tekrar suyumuza kavuşup mutlu bir yaşam sürebiliriz.'
Yaşlıcana bir adam sahilden geçerken bizi ve çocuğu fark ediyor, deniz yıldızlarını son gücüyle kurtarmaya çalışan çocuğu. Yanına geliyor.
Yapılan şeye bir mana verememekten şaşkın.
'Ne yapıyorsun burada?'
'Denizyıldızlarını dalga karaya çıkarmış, eğer sularına kavuşamazlarsa ölecekler. Ölmeden önce onları kurtarmaya çalışıyorum'
'Burada o kadar çok deniz yıldızı var ki hangisini kurtaracaksın? Gel ben sana dondurma ısmarlıyim çilekli çikolatalı vanilyalı. Sıcak kafana geçmiştir hem.' diyor.
Çocuk duruyor. Bize bakıyor.
'Evet dondurma en iyisi, hem ben kurtardım birazını. Nasılsa yoldan başka biri geçerse o yardım edebilir, bundan sonrasını da o kurtarır.' diyor, adamın peşi sıra gidiyor.
Unutup bizi.
Ve biz ölüyoruz.
Yavaş yavaş.
Güneş yakıyor bizi.
Acı çeke çeke.
El ele tutunuyoruz ve ağlıyoruz.

tek bedende kaç kişiyiz?

hayatibenyasemin itüdeki şizonevrotikbipolardepresiflikler zinciri

çok uykum var ve yorgunum.
ama sözümü tutmam lazım. hayatımın en komik 5 saatlerinden birine adanmıştır. hayati'ye bir de :)

Saatimin alarmı 6 30'u gösterdiğinde kalktım. Uykulu, yorgun. Geçen sefer soğukta beklemekten dilim yanmış(!) yüzümü yıkamadan Hayati'yi aradım. mahmur. Tabiki de olacağından geç bir saat verdi ve tatlı uykuma 15 dakika daha devam etmek üzere (ki insan az uyuyunca 15 dakika altın gibi değerli oluyor) devam etmenin mutluluğuyla kırmızı soğuk gün dostum fuffy adlı (evet o kadar hayatımın bir parçası ki adı bile var) yorganıma sarındım. Evimden alelacele çıktım ve e5e doğru yürürken içimin titremesi harmonik bir hal almış ve artık canımı o kadar da yakmıyordu. 7 30 otobüsüne yetişebildik ancak. Oturacak yer bulmanın mutluluğuyla geçtik yanyana açtık times 8 punto ile yazılmış sayfalarca notlarımızı ve kavga ede ede okula vardık.
kozyatağı-maslak yolunu kullananlar iyi bilir. Normal bir günde sabah binilen otobüsten 1bçk saat kadar bir zaman dilimi sonunda ayrılır. bu zaman yoldaki yağmur ve karla orantılı bir şekilde artmaktadır. hatta bazen baaya baya orantısız! :) yağmurun yağmaya başlaması bizi bir anda '8 30da okulda olmayı bırak acaba finale yetişebilir miyiz' sorusuna yöneltmişti.
okula anlamadığımız bir hızla vardık. kmapüsten içeri girdiğimizde saatine bakan Hayati
'saat daha 8 30! oha thanks god its friday!' diye bağırdı.
itünün girişinin ortasında!
rezil olabilirdik olursak ama günlerden cuma olduğu için okulda in ve cin kardeşler top oynamaktaydı.
Sorunu sonra fark ettim tabi, olay bizim uykusuz, içilen kahvelerce fazladan uyarılmış, derslerden dozaşımına uğramış, ders çalışmaktan beyinleri pelt olmuş iki genç olarak. normal bir insanın fazla bile görebileceği bir zamanda evden okula ulaştığımız için çocuklar gibi sevinmemizdeydi.
sorun okuldu.
sorun bizdik. sorunun farkında değildik. sorun sorunun farkında olmayaşımızdı.
okula varmıştık kampüsteydik artık. yapılması gereken önemli ikinci iş ise bir şekilde donarak ölmeden ve havlayan köpeklere yem olmadan maden fakültesine varabilmekti.
Hayatinin kendi değimiyle 'çişizieren' yapması gerekmekteydi. donmadan önce.
yürürken durdu. yolun ortasında ve 'kalin kakalin' diye şarkı söyleyerek rus dansı yapmaya başladı. hayretler içinde kalmış bana döndü
'şimdi anladm neden böyle dans ettiklerini' dedi
amaçları donmamakmış :)
'şizofrensin sen Hayati' dedim
bir şekilde kafa göz kaybetmeden, bataklıklara bata çıka, dona dona fakülteye vardık.
bilinçsiz bir şekilde madenin o yumuşak koltuklarına gömüldük ve uyuyakalmama mücadelesi ile okumaya başladık elimizdeki notları. ben beraber çalışalım diyordum. hayati okuyalım tek başımıza. tekrar kavga etmeye başladık. yasemin yazık biçare, anlam vermeye çalışıyordu bize.
1buçuk saatte o kadar bilgi sokmaya çalıştık, o kadar çok şey okuduk ki en sonunda hepsi birbirine girdi. aklımda ise tek bir soru '31 mart olayı ile Bab-ı ali vakası ne zaman oluyor?'
araştırmacı gazeteci rolümden pek hoşlanmadıkları için suikast girişiminde bulundular ama kurtuldum. =)
daha 2 olayı tam anlayamadan sınava girdik. yada o ... neyse işte terbiyemsiz olmıcam Hayati gibi.
En önemli özelliklerinden biri (mükemmel yemek yapmak, harika akıl vermek, ve özenle azına s.. öhöm neyse:) ) Hayatinin küfürleri sıralayıp sıralayıp sıralayıp
'küfür etmemem lazım' demesidir kanımca.
'sigarayı bırakmam lazım' diyip asla denememek gibi bir şey onunki de :)
he bir de herkesin içinde küfrü de aşan -genelde ingilizce- terbiyemsiz şeyleri sıralamak

Sınav çıkışı 75e geldik. yaseminle yemekhanedeki yemekleri beğenmedik kantinden salata aldık (sosisli makarnalı kısırlı mısırlı bişiler) sorunumuz kantinde mi yesek yemekhanede mi yesekti.
2 kız bir adam edemedik Hayatiye uyduk. yemekte konuşulanları burada anlatmaya ne dilim ne kelimeler yeter. Hayatide aylardır bir bozukluk seziyordum. tek değilmişim. yasemin benim sabah sarf ettiğim cümleyi sarf etmesin mi
'şizo musun sen Hayati'
tanılar tamdı.semptomların hepsi mevcuttu. Hayati şizofrendi.
Ya biz.
Çok mu normaldik. günlerdir uykusuz, aşırı dozda kahveli, çalışmaktan beyni pelt olmuş insanlardık. normal denen kısmın dışında. yemekhane önünde yapılan 'afiş protestosu' sırasında şu semptomlarımızı sezinledik.

Hayati: şizoit, özentilik, malakalık, aidiyet hissi eksikliği
Fırt: bipolar depresyon, aşırı mutluluk, içte kopan fırtına, en kötüsü normal olduğu sanısı, aidiyet hissi eksikliği
ve ben : spastisizm, moğolizm (gomongoooo :) ) kapı ziline oynama hastalığı, aidiyet hissi eksikliği
ve üçümüzdeki ortak semptomlar: balon takibi, aidiyet hissi eksikliği
biz itünün yetiştirdiği anormal kişiliklerdir.

itü hasta insan yetiştirir!!

Hayati&Duygu
bu hikayedeki olaylar ve kişiler tamamen hayattan alınmadır. birazcık abartı unsuruna tabi tutulmuştur.

cennetarafcehennem

'insan insanın kurdudur' der Hoobes.
insanlar insanları yer, bitirir.
herkes birbirinin düşmanı.
sevdiklerini bile. yok etme hastalığı böyle bir şeydir işte.
tüketirsin bitirirsin.
insan kendinin kurdu olabilir mi peki?
kendini bitirebilir mi?
yiyebilir mi yahnisini yapıp
mutsuz edebilir mi kendini mutluyken
her şeyde başarısız yapabilir mi?
yaşlandım, bitkin ve halsizim.
böyle değildim eskiden, bu havalar mahvetmemiş olsa da beni
bu yaşam tarzım mahvetti.
çok şey istedim hayattan
çok şey bekledim
yeni aldığım bir hediyeyi heyecandan güzel paketini ve
hediyenin gelmesinin ruhumdaki yansımasını özümseyemeden
yırtarak açtım paketlerimi.
çok değil daha 2 sene önce ümitlerim vardı
hayallerim, amaçlarım.
çok yoruldum.
gece gezmelerini o kadar severdim.
çok gezdim bir anda. o kadar çok ki
şimdi gitmiyorum bile taksime.
dışarı çıktığımda mutlu etmiyor beni gece klüplerinin gürültüsü
arkadaşlarımda kalmak mutlu ederdi beni
şimdi ise evimde odamda olmak kimseyle konuşmak görüşmek istemiyorum
ne değişti ki
2 sene alt tarafı
hala gencim yaş olarak
ama ruhum yaşlı...
çok yara aldım çok battım
çok çıktım
ama artık sevda için bile uğraşacak dermanım kalmadı
usandım tükendim...
olmuyor yapamıyorum
hayatımdaki her şey yanlış gidiyor.
mutlu etmiyor
tatmin etmiyor
yolumu kaybettim
savruluyorum
dönüyor dönüyor
bir yerlere çarpıyorum
kanıyorum
kanadıkça daha sert, daha hızlı dönüyorum
daha çok kanıyorum
batmamıştım su alıyordum sadece
artık yokum
bittim
tükendim
bu satırları yazacak gücüm bile az
küçük şeylerden mutlu olmayı bilemedim
hayatı dozunda yaşayamadım hiç
korktum o an mutlu olup sonra mutsuz olmaktan
yara almaktan
ne o anın tadını çıkartabildim ne sonrasında mutlu olabildim
artık ne her şeyim ne de hiçim
sanki kendi arafımdaydım bir kaç gün önce
ve şimdi cehennemin derinliklerinde
düşsem tutunacak dalım kalmadı
budadım hepsini
düşünmeden bir gün yenileceğimi
hayat 1-ben 0
kendi sahamda oynamama rağmen
çok geç artık bir veda sözü için bile
oysa güzel bir akşam yemeği planlamıştım
güzel bir son bir de ikimize
yanılmışım
herzamankinden
ben yaptım bunu kendim
tekkişilikdevkadro
o mutlu gezen gören seven kız yok artık
buğulu gözlerle bakmak...
bir şey düşünemeden.
sanırım sonum geldi
nefes alıp veriyor bedenim sadece
yaşamak için yeter mi ki bu söyle?

(sezen aksu-bile bile)
bile bile her şeyin bittiğini
başlayabilir miyiz hicaz makamında
bir arada kalabilmek mümkün değilken
hazırladığım o hediyeyi kapına koyup kaçmalı mıyım
bir arada olabilmek imkansızken
sarılsam sana elini okşasam kalabilir miyiz sonsuza kadar öyle?
konuşmadan, düşünmeden, hissederek yalnızca..

düştüğümde yoksun artık, napıcam ben şimdi?

27 Aralık 2008 Cumartesi

güngeceoyunu

güngeceoyununda kaybedenhepgün olur
gününgelmesinibeklemekgeceninbitmesini
acizce, çağresizce
bir gün gelecek gün bitecek
gece olacak
yalnız gece
o zaman yalnız kalıcaz
kendimizle
yalnız
ben...
b
e
n

ma-mak me-mek mık-mık cık-cık fık fık fıkıfıkıfık

Mucizeler...
Beklersen gelmez ki onlar
sen yaratmalısın
yaratmalısın ki yaşayasın
atlı prens yok ya da bir anda gelen başarı
mucize ne ki...
nasıl olur
olsa bile öyle bir anda olmaz masallardaki gibi
beklememek....

Öyle her şeyi kafana takmamalısın aslında
Empati gerek bunun için
bir de kendine güven
kimse sen değil
en önemlisi bu
o yüzden üzülmemelisin her şeye
üzülmemek....

Hayatında her an her şey olabilir
ne zaman ne olur diye çok kafa yormamalısın aslında
korkmamalısın kayan yıldızlar senin yıldızına deyecek diye
tetikte yaşamamlalısın hayatı
korkmamalısın yağmurda ıslanmaktan
ne olacak ki alt tarafı yağmur demelisin
korkmamak....

Kendindir en önemli olan
bir tek sen var aslında
kimse sen olamaz ki
senin gözlerinle dünyaya bakamaz ki
bağlanmayacaksın o yüzden hiçbir şeye
bırakacaksın bazen oluruna
her şey her an kaybolabilir aslında
bir piuvv ve yok
bağlanmamak...

Denemek ve yanılmak
acı çekmek hüznü hissetmek
iliklerine kadar
bitti demek sonra bir ışık görmek
sonunu bilmeden tekrar başlamak
vazgeçmemelisin asla yılmamalı
belki bu sefer olur demelisin hep
bel bağlamadan ama hiçbir şeye
olmadı başka bir yol da bulunur demelisin
hep pozitif olmalısın yani hayata karşı
vazgeçmemek...

İnsan huzurlu olduğu ortamdan vazgeçmek istemez hiç
sıcak evini bırakıp buz gibi soğukta dışarı çıkmak gibi
ama bir tutku gelip bir şekilde dışarı çıktığında anlarsın
aslında istediğin tek şeyin dışarı çıkmak olduğunu
üşenmemelisin o yüzden
üşenmemek...

'en güzel yılları diyorlar' diyor teoman bir şarkısında
en güzel her an için
güzeli güzel yapan sadece biziz aslında
hiçbir şey bir an önceki gibi olmayacak
o şey orada olsa bile biz o şeye baktığımız gibi bakamıcaz o yüzden
zaman o kadar az
o kadar kısıtlı ki
belki imkanımız olmayak bir daha
bir daha yapamıcaz o şeyi
geçecek gidecek yitecek hatıralardan
ertelememek...

bunlar olmalı işte hedeflerin: beklememek, üzülmemek, korkmamak, bağlanmamak, vazgeçmemek, üşenmemek, ertememek...

ma-mak me-mek mık-mık cık-cık fık fık fıkıfıkıfık

sen olmak en önemlisi
hep sen
kendini hep özel görmek...
özel...
kendin olarak...
'I understand the fascination
The dream that comes alive at night
But if you don't change your situation
Then you'll die, you'll die, don't die, don't die
Please don't die
Please don't die'

You're the one who's always choking trojan
You're the one who's always bruised and broken
Sleep may be the enemy
But so is another line
It's a remedy
You should take more time

You're the one who's always choking trojan
You're the one who showers always golden
Spunk and bestiality well it's an Assisi lie
It's ahead of me, you should close your fly

I understand the fascination
The dream that comes alive at night
But if you don't change your situation
Then you'll die, you'll die, don't die, don't die
Please don't die
Please don't die

25 Aralık 2008 Perşembe

müzikalcene

Nick Cave- In to my arms; Bu şarkıyı çok severim sanırım...
bazen bir şarkı bazen bir hikaye bazen bir dize
bazen bir kelime bazen bir bakış
anlatır hayatını
şarkılar çok özeldir benim için, büyülü bir dünya gibi.
kendini bulma oyunu oynarım bazen.
dizelerde kendimi ararım. bazen başka hayatlar bulurum. i
melodi önemlidir ama sözlerdir asıl beni cezbeden
o yüzden de sözsüz müzik sevmem pek sanırım.
gerçi müzüğin her tarzı güzeldir bence. bir dışavurumdur sonuçta.
başka insanların da aynı şeyleri hissetmesi hoşuma gider bazen.
bazen de kızarım.
her ne olursa olsun benim içimde yaşananları benden daha güzel yansıttıkları
bir gerçektir.
önemlidir müzik benim için. illa bir hikayesi olmasa da olur gerçi.
ama hikayelileri hikayem yaparım o 5 dakika için. gözlerimi kaparım.
o hikayeyi yaşarım.
kitap okurken kendini karakterlerle özdeşleştirmek gibi bir şey işte.
hüzünlendirirler bazen beni. gereksiz yere. mutluyken hem de.
olsun mutsuzken güldürüyorlar ya o da yeter.
arkadaşlarının verdiği tavsiyeleri bir melodi eşliğinde
tanımadığın biri verince
değişir bakış açın o anda. en azından bence :)
yıkıldığın anda 'at first I was afraid...' diye girince müzik.
ararsın bulursun kendinde ayağa kalkma gücünü.
veya tam 'kahretsin her şeyi berbat ettim derken girer
Frank Sinatradan 'I did it my way'
en olmadı Edith Piafdan 'je ne regret de rien'. büyüdür müzik.
tılsım...

24 Aralık 2008 Çarşamba

bazen garip bir his geliyor. inandığım ve güvendiğim şeylerin, aslında o kadar inanılıp güvenilecek şey olmaması hissi. yani bir şeye çok fazla değer, emek verip aslında o kadar verilmemesi gerektiğini öğrenip üzüleceğim hissi. garip bir şey. idealist olmak güzel bir şey. ama ideallerinin hayal kırıklığına dönüşmesi ile sana mutluluk getirmesi arasında küçük bir ayrım var o kadar. bu dediğim olayı şöyle açıkliyim. ortaçağda insanlar cennetten arsa satın alınabildiğine inanıyorlarmış. bu yüzden paralarını biriktirip kiliseye yatırıyorlarmış. incil farklı dillere çevrildikten sonra 'cennetten arsa satın almak' diye bir şeyin olmadığı anlaşılmış. yani insanlar yıllar boyunca didinip zar zor beylerinden aldıkları 3 kuruş parayı hiç uğruna veriyorlarmış. ya da daha da eskilerde 'tanrı için insan kurban etme' diye bir olay varmış. tanrı için dökülen kanlara karşılık yağmur ve bereket geleceği düşünülürmüş. bilimsel gelişmelerden sonra ise onca genç kızın boşu boşuna öldürüldüğü söylenebilir. parfümün dansındaki kral ya da. kralların ilk beyaz saç teli çıktığında zehir yedirilerek ölmesi gerektiği düşünülürmüş. ülke hep genç insanlar tarafından yönetilsin diye. oysa kaç beyaz saçlı kral ülkesini iyi şekilde yönetmiştir. bunun gibi örnekler çoğaltılabilir. Almanyadaki naziler, savaşlarda ölen askerler, paranın her şey olduğu inancında iflas edince intihar eden iş adamları, tuttuğu takım için kendini feda etmeyi göze alan taraftarlar... hepsi bir şeyin inancındalar. bazılarının inançlarının yanlış olduğu ortaya çıktı, bazılarının da belki çıkacak.
bir gün onca senemi verdiğim, inandığım şeylerin yıkılması işte aslında bu kadar basit, bu kadar korkutucu ve de. saatlerce uğraştığın bir projenin bilgisayar kitlendiği için 5 saniyede yok olması gibi bir şey işte bu da. temkinli olmak gerek. fanatiklikten uzak durmak. insanın doğasında var çünkü bir şeyleri amaç edinmek. yoksa nasıl yaşar insan. ama olduğunca makul şeyler olmalı sanırım bu.
son günlerde bunu sorgular oldum işte.
amaç ne olmalı.
zaman çabuk akıyor çünkü.
iyi değerlendirmek lazım.
sonra yanlış şeylere fazla emek vermemek için.
çok mantıksal oldu sanırım.
bir balıka yakışmadı bu.
ama zaman tasarruf devri mirim.

23 Aralık 2008 Salı

Anneannem'e

Seninle büyüdüm ben. Ethem Efendideki o evde. Rozi teyze ve bir çok arkadaşın gelirdi. Çok güzel yemekler yapardın bizim için. O kadar marifetliydin ki. Otururduk onları yerdik afiyetle. Sonra geçerdik televizyonun başına hepberaber 'Yalan Rüzgarı' izlerken, siz sürekli bir şeyleri yanlış bulur eleştiridiniz, bense anlamaz bakardım sadece. Pek sevmezdim yemek yemeyi o zamanlar. Sıskacana bir şeydim. Annem hep çok korkardı o kadar sıska kalacağıma. Sen de kandırırdın beni hep. 'Karaböcüklere veririm seni bak onların torunu olursun' derdin. Ben de senin torunun olamayacağım korkusuna yerdim önüme koyduğun ciğerleri, düğün çorbalarını zorla. Sen bana ödül olarak dışarı çıkartırdın. Fenerbahçe orduevine giderdik. Eskiden orada hayvanat bahçesi vardı. Maymunları, kuşları izler, uzun uzun yürürdük. Sonra pizza yerdik, çay içerdik. Sen çay 50 kuruş arttı diye söylenir dururdun. Oradaki askerlere hayat hikayeni anlatırdın, ben de dinlerdim seni. Artık gitmiyorum hiç. Her yerde tanıdığın çıkardı. Soyadını sorduklarında 'Gördebil' derdin, göreceksin bileceksin. Eve dönerdik sonra. Tabi önce bana kitapçıdan kitap alırdık, bir de stiker bolcana. Eve geldiğimizde benim için en kötü zaman başlardı 'banyo zamanı'. Sen açardın sobayı, kurardın o küçük banyoya ısınmasını beklerdin. Yün fanila giymek banyodan sonra yapılacak en önemli şeydi. Mevsim önemli değildi. Yıkandıktan sonra yün fanila giyilirdi. Çok kaşındırırdı beni, ama üzülürsün kızarsın diye bir şey diyemez onu da giyerdim. Sen beni yıkamadan önce yün fanilalarımı kaloriferin üzerine koyardın, iyice ısınsınlar da ilk giydiğimde üşütmesin diye beni. Banyo istediğin sıcaklığa gelince yıkardın beni. Fanilamı giyerdim, zaten sıcak olan salona bir de soba kurulduğu için iyice sıcak olurdu, fanilam pijamam salona geçerdik. Önüne oturturdun beni. Saçlarımı tarardın. Yavaş, yavaş. Acırdı bazen ama o kadar mutlu olurdum ki bir şey diyemezdim ona da. Saçlarımı tararken bir şey sürerdin ne olduğunu hatırlayamadığım. İpek gibi olurlardı. Kuruturdun sonra onları. 'Islak saç zaatüre yapar' derdin. Kurumuş ipek gibi saçlarım, mis gibi kokan vücudumla yeni yapılmış yatağa yatardık sonra. O gün kitapçıdan alığımız kitaplardan okumaya koyulurduk. Saat 9 olmadan sızardım ben, o tüy gibi yatakta. Sırf seninle kaliyim yuvaya gitmiyim diye babamlara yalvarırdım sabahları. Bir gün daha beraber olalım diye. Bizim evde olduğum zaman bile hep yanına gelmek isterdim. Yalnız senin yemeklerini yerdim. Hep senin torunun olabilmek için.
Yaz gelirdi. En sevdiğim mevsim. Yuva kapanırdı, biz de Tekirdağ'daki yazlığımıza giderdik. Sabahları erken kalkar kahvaltı ederdik. Sonra beraber havuza inerdik. İlk senelerde sen de benimle birlikte girerdin. Daha sonraları ise sen başında şapkan kenardan beni izlerdin. Eve gelir öğlen yemeğimizi yerdik. Ciğer, düğün çorbası. 'Uslu kızlar çok yemek yer, büyüklerini üzmez' derdin. Ben de hep uslu kız olmaya çalışırdım. Yemekten sonra bakkaldan aldığın dondurmaları çıkartırdın. Onları da afiyetle yerdik. Sonra büyük halam gelirdi, beraber okey oynardık. Sen hep yanlışlıkla okeyi atardın ben de o yüzden hep sağında otururdum senin. Akşam beraber balkonumuzda otururduk. Siz dedikodu yapardınız ben senin kucağında kitap okurdum. Haftasonu bazen perşembeden annemler gelirdi yanımıza. Ben annemi o sıralar fazla göremediğim için uçuçböcekleri saklardım kavonozlarda. Sende gülerdin çok bana.
Hatırlar mısın sokakta o küçük kediyi görünce ne kadar ısrar etmiştik annemlere alalım diye :) ertesi gün kardeşlerinin öldüğünü görünce şanslı koymuştuk adını. Çok severdi o da seni benim gibi. Ona da bana verdiğin öğütlerden verirdin hep. O yüzden o da senin yanında hep çok uslu dururdu.
Çok seneler geçti üzerinden. Yazlık satıldı. Artık saçlarım bile eskisi gibi ipek değil. Biz senle abla kardeş gibiydik anneannem. O pazar sabahı bize hoşçakal dediğinden beri, yan odam bomboş. Ev de öyle. Kamuran teyze işini bitirip çıkınca, tek ben kalıyorum evde. O kadar sessiz ki. O kadar çok özlüyorum ki seni. O yumuşak omuzunu. Çok içim acıyor anneannem. Çok. Keşke gelsen gene düğün çorbası içirsen bana zorla. Ya da arkadaşlarımla kurabiye yapmaya çalışırken yol göstersen bize. Almanca çalışırken ben bak şunu yanlış yapmışsın desen bilmediğin halde ve doğru çıksa. Bu bir veda değil, bir hoşçakal. Hoşçakal diyince insanlar görüşürlermiş yine.
'seni düşünmek güzel şey, seni düşünmek ümitli şey. Dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...'
Özledim seni anneannem. Hakkın çok bende.

Akşamı getiren sesleri dinle
Dinle de gönlümü alıver gitsin
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin

Güneşle köye in, beni bırak da
Küçüle, küçüle kaybol ırakta
Şu yolu dönerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin

Ümidim yılların seline düştü
Saçının en titrek teline düştü
Kuru yaprak gibi eline düştü
İstersen rüzgara salıver gitsin
Necip Fazıl Kısakürek

22 Aralık 2008 Pazartesi

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını kendimi bulduğumda
anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat okuyarak dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını anladım.

Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden
Neden hiç ağlamadığını anladım..

Ağlayanı güldürebilmek ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir ama bir tek en çok sevdiği
acıtabilirmiş
Çok acıttığında anladım..

Fakat hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

Yalan söylememek değil gerçeği gizlememekmiş marifet
Yüreğini avucuma koyduğunda anladım..

''Sana ihtiyacım var gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak
Sana ''git'' dediğimde anladım..

Biri sana ''git'' dediğinde ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş
sevmek
Git dediklerinde gittiğimde anladım..

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş her düştüğünde zırıl zırıl
ağlayan
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş
pişman olmak
Gerçekten pişman olduğumda anladım..

Ve gurur kaybedenlerin acizlerin maskesiymiş
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

Ölürcesine isteyen beklemez sadece umut edermiş bir gün
affedilmeyi
Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım..

Sevgi emekmiş
Emek ise vazgeçmeyecek kadar ama özgür bırakacak kadar
sevmekmiş...

CAN YUCEL

carpediemimsi çılgınlıkların itü yansımaları

yorgunum. pilim bitik. o kadar çok kahve içtim ki sabah. eve gelince kalp pıtpıtpıtlamasından uyuyamadım adam gibi. şimdi de kalktım. yüzümü yıkadım. ama bana mısın demedi. ödevim var. elimi kıpırdatacak halim yok!! bunların hepsi 'İTÜ mühendis yetiştirir' lafına kanmam yüzünden. bence kimse 'ölü' bir mühendis istemez.
ben buldum ne olduğunu 'İTÜ asosyalleştirir'. Gerçekten de. Bu isteğe bağlı bir şey değildir. Yani en azından '4 senede bitirsem de bir hoş olur. Hadi bilemedin 1 dönemcik uzasın' diye düşünüyorsan ve 'hadi ufaktan da iyi olsun not ortalamam' diye ekliyorsan hele bir de. o zaman işte seyret eğlenceyi.
İTÜ'nün mükemmel insan asosyalleştiren yönleri var.
1) çoğu insan bana karşı çıksa da, kocamaaan bir kampüsün olması demek, insanların yaylalara yayılır gibi yayılması demek. yok efendim her 3 bölüme 1 fakülte hepsine kantin bıdı bıdı. bir de bunlar kocaman bir kampüste. insan arkadaşını telefonla zor bulurken, normalde ona nasıl rastlayacak da iki kelam sohbet edecek de falan filan. ilk dönemlerdeki 'hadi insanları kaynaştıralım' muhabbeti olarak havuz derslerini herhangi bir fakülteden alıp insanlarla kaynaşmak hayali de bu şekilde ancak yemekhanede elinde kocaman bir tepsiyle 2 kişilik bir yer ararken yapılan sohbetlere bırakıyor kendini. bu ortak ders olayları genel olarak bence 'ya itüdeki erkek kız oranı çok yamuk yumuk o zaman ortak dersler koyalım kaynaşsın şunlar' mantığıyla olduğuna inanıyorum. yeni üniversite heyecanı içinde ve ne yapılacağının bilinçsizliğinde yapılan 'pardon fizik ödev sitesine nasıl üye olucam' diye başlayan sohbetler genelde 'sinemaya mı gitsek yarın' tarzı sohbetlerle bitebiliyor. tabi genel olarak üniversitede lisedeki dil yanmalarından sonra 'yoğurdu üfleyerek yeme' durumu da buna arka olmuyor değil. 'abi bak kendi bölümündeki kızla mı çıkılır, manyak mısın, her dersiniz aynı sonra mazallah ayrılırsanız napıcaksın?' tarzı muhabbetler iki tarafı da korkutmakta ve birlikte alınan bu ortak dersler genel olarak 'çöpçatanlık klubü' şeklinde olmaktadır bir sosyalleşmeden çok.
aynı zamanda fakültelerin bu kadar uzak olması sırf 'trafik'te değil 'yaya olarak yolda' geçen zamana da büyük etki bırakmaktadır. Bir fakülteden diğerine yürümenin 25 dakika olduğu tek kampüs bizimkidir herhalde.
2) sanırım 2. en önemli sebep yapılan öğretimsel hatalar. matematik hocamızı örnek vermek isterim. kadın gerçekten öğretmeyi seven biri. kendinden zaman ayıran. öğrencisi için 'saçını süpürge eden'. dersin çanı düşük, çoğu ortak ders gibi. çanın altı sınıfta kalıyor. DC tarzı notlar yok yani. öyle sınavlar yapılıyor. neyse hocanın anlatış şekli 'çocuklar bu derse gelin kesin 1 soru çıkar' modunda. sanki geleceğimiz mesleğimiz için bir şeyler öğrenmiyoruz da, lisedeyiz hala (ki lisedeki o olay da saçma) tek amaç geçmek. öğrenciler sırf ders geçme derdinde olduğundan derste yazılan şeyleri hemen defterlerine geçiriyorlar ve özümsemiyorlar bile. o kadar çok sınav, ödev, kısa sınav var ki; bize ilkokulda öğretilen şeyin 'her öğrendiğini kavra' mantığını rafa kaldırdığım zamanlar çok oluyor. bu da insana sorgulama yetisini kaybettiriyor. mühendisin analitik zekası olur, ama kıvrak zekasıdır önemli olan. risk durumları. onun için düşünmesi lazımdır. neyse işte İTÜ yalnızca bu sorgulama yetisini elinizden almıyor, mükemmel akademik takvimleriyle sizin kişisel gelişiminize katkıda bulunacak her şeyi de beraberinde alıyor. tam dönem başlarken hayalleriniz, o dönem için beklentileriniz oluyor ki, ilk vizeler, her hafta verilen ödevler,ikincileri... derken bir bakmışsınız, siz bu zamanda ne o bahsi geçen kurslara gitmişsiniz, ne kendinizi geliştirebilmişsiniz, ne de arkadaşlarınızla buluşabilmişsiniz.
Durum böyle olunca kitap okumaya, film izlemeye vakit ya da hal bulamayan bu insanlar, yan yana gelince aynı bölümden olmayınca konuşma 'aa nasıl geçti vizelerin abi'den daha öteye gidemiyor. gerçi 1. maddemizde bahsettiğim gibi bu konuşma elinde kaynar çorba duran bir tepsiyle oluyor ya. neyse işte :)
carpe diem.bir haftada yapılacak tonla şey varken ve 2 gün içinde normal 1 insanın 1 günlük ihtiyacı kadar uyumuş olduğumdan evimde ölü gözlerle bu ekrana bakıyorum. çıkmam lazım artık arkadaşlarımla buluşmam. ama yorgunum çok. ödevlerim de var bunun yanında.
zor zor İTÜ zor. konu İTÜ ve asosyalleşme olunca denecek çok şey var. ama diyemicem, çünkü çarşambaya ödevim var. kusura bakmayın artık.

20 Aralık 2008 Cumartesi

herkesin derdi kendineymiş
hadi gel şöyle yapalım
sen bana bir parça ver seninkinden
ben sana bir parça

bir damla bir damla daha akar zindanlara...

bir yabancıyla tanışırsın.
konuşursun.
bir bakmışsın her şeyin olmuş.
ailen arkadaşın dostun sevgilin.
her şeyi onunla yaparsın.
hayatın olur.
o kadar alışırsın ki.
düşünmezsin bile.
ölmeyecek gibi yaşamak.
bitmeyecek gibi bağlanmak.
bir gün gelir son söz söylenir.
bir vedadır bu.
alıştığın insana.
her şeyini bildiğin, her şeyi birlikte yaptığın o eşsiz insana.
sonra söylenir son söz.
silinir yakılır yıkılır aradaki köprüler.
unutmak için gereklidir bu.
elin gider o teknolojik aletlere.
çekersin, tutarsın kendini.
arkadaşların sanki bir anda onun habercisi olmuşlardır.
yalvarırsın 'lütfen söylemeyin duymak istemiyorum'.
gözünü kapatırsın. hissedersin. bir daha asla hissetmeyeceğin o teni.
sonra yakarsın fotoğrafları.
kaldırırsın o mutlu anları.
biter. çekersin silahı vurursun ilişkini.
o orada can çekişirken, yakarsın bir sigara izlersin ölümünü.
insan kendini bile bile ölüme sürükler mi?
gereken buysa sanırım evet.
'ışığa gider bütün pervaneler ölüme giderken ne şahaneler...'
kimse anlamaz anlayamaz.
kimse derdinin dermanı olamaz.
sensindir o derman, bir de zaman.
bilirsin ve beklersin. ölümü.
lütfen dersin lütfen çıkmasın önüme duymayayım sesini.
lütfen.

19 Aralık 2008 Cuma

Space-dye Vest...

Falling through pages of Martens on angels
Feeling my heart pull west
I saw the future dressed as a stranger
love in a space-dye vest

Love is an act of blood and I'm bleeding
a pool in the shape of a heart
Beauty projection in the reflection
Always the worst way to start

"But he's the sort who can't know
anyone intimately, least of all a woman.
He doesn't know what a woman is.
He wants you for a possession, something to look at
like a painting or an ivory box.
Something to own and to display. He doesn't want
you to be real, or to think or to live.
He doesn't love you, but I love you.
I want you to have your own thoughts and ideas and
feelings, even when I hold you in my arms.
It's our last chance... It's our last chance..."

Now that you're gone I'm trying to take it
Learning to swallow the rage
Found a new girl I think we can make it
as long as she stays on the page

This is not how I want it to end
And I'll never be open again

"...I was gonna move out...ummm...get,
get a job, get my own place, ummm,
but... I go into the mall where I
want to work and they tell me, I'm,
I was too young..."

"Some people, gave advice before,
about facing the facts, about
facing reality. And this is, this
without a doubt, is his biggest
challenge ever. He's going to have to face it.
You're gonna have to try, he's gonna to have to try
and, uh, and, and, and get some help here.
I mean no one can say they know how he feels."

"That, so they say that, in ya know
like, Houston or something, you'd
say it's a hundred and eighty degrees,
but it's a dry heat.
In Houston they say that?
Oh, maybe not. I'm all mixed up.
Dry until they hit the swimming pool."

"...I get up with the sun... Listen.
You have your own room to sleep in,
I don't care what you do. I don't
care when. That door gets locked,
that door gets locked at night by nine o'clock.
If you're not in this house by nine o'clock, then
you'd better find some place to sleep. Because
you're not going to be a bum in this house.
Supper is ready..."

There's no one to take my blame
if they wanted to
There's nothing to keep me sane
and it's all the same to you
There's nowhere to set my aim
so I'm everywhere
Never come near me again
do you really think I need you

I'll never be open again,
I could never be open again.
I'll never be open again,
I could never be open again.

And I'll smile and I'll learn to pretend
And I'll never be open again
And I'll have no more dreams to defend
And I'll never be open again

Dream Theater
benim için çok değerli olan, onun bunu pek bilmediği ve pek de hoş olmayan bir şekilde birbirimize istemeden de olsa veda ettiğimiz yabancı bir arkadaşımın bana hediyesi 16 horsepower
the partisan çok güzel bir şarkı
dinledikçe aklıma kaybedilenler geliyor
kaybetmeye mahkum olduklarımız
elimizde olmadan bir şekilde tarihimizin sayfalarına karışan ve istemeden de olsa geçmiş olan dostarımız
hiçbir şey yitip gitmez
unutulmaz istenmedikçe
bizimledir
kalbimizin en derininde
bakarsak görebiliriz ancak istedikçe
sanırım bu aralar çok özlem içindeyim
o güzel dostumu da çok özledim
imkansızlıklar ve tarihin o sonsuzluğu içinde
sanırım üniversite yaptı bana bunu
daha bireysel olmak toplumsal ve sosyal bir hayatta o kadar bulunduktan sonra ağır geldi
bütün dostlar farklı yollara gitti ben de ilk defa yalnızlığı tattım

sınırlar benim hapsim
özgürlük yakında gelecek diyor şarkıda
bir şeylere mahkum olunduğunun hissi
sınırların insana 'buraya kadar' demesi
onun dışına çıkamama
buna karşılık
içimizdeki özgürlük
ruhumuzdaki
önemli olan da bu değil mi

the Partisan
When they poured across the border
I was cautioned to surrender
This I could not do
I took my gun and vanished

I have changed my name so often
I have lost my wife and children
But I have many friends
And some of them are with me

An old woman gave us shelter
Kept us hidden in the garret
Then the soldiers came
She died without a whisper

There were three of us this morning
I'm the only one this evening
But I must go on
The frontiers are my prison

Oh the wind, the wind is blowing
Through the graves the wind is blowing
Freedom soon will come
Then we'll come from the shadows

Les Allemands étaient chez moi
Ils me dirent, "Resigne-toi"
Mais je n'ai pas peur
J'ai repris mon arme

J'ai changé cent fois de nom
J'ai perdu femme et enfants
Mais j'ai tant d'amis
J'ai la France entière

Un vieux homme dans un grenier
Pour la nuit nous a caché
Les Allemands l'ont pris
Il est mort sans surprise

Oh the wind, the wind is blowing
Through the graves the wind is blowing
Freedom soon will come
Then we'll come from the shadow

rüzgara bıraktım kendimi.
kendim bulamadım evimi.
o götürecek beni.
tatlı tatlı esiyor şimdi.
yanağımı okşar gibi.
fırtına çıkmaz umarım yakınlarda.

kendincilik

unuttuk
herbirimizin insan olduğunu
unuttuk
hata yapabileceğimizi
geri dönülemez hatalar yaptık
üzüldük sonra
herkes yapmıştı bu hataları
yalnız bize özgü sandık
unuttuk
kimse kimseye ait değildi
ait kılmaya çalıştık
olmadığını görünce yıprandık
yıprattık
her şeyi
sonra bir baktık tekiz
yalnız
kendimizle
üzüldük sonra
çok üzüldük
unuttuk
herkes hata yapar
kendimizi kendimiz olduğumuz için farklı sandık
dünyaya yalnızca bizim gözlerimizden baktığımız için
aslında başka gözler de vardı
gören ama asla bize ait olmayacak
eşyaları o kadar özümseyip
ait kılmayı alışkanlık haline getirmiştik kii
sevdiklerimizi bir sahip olunan bir bileklik gibi
saklamak istedik
onlar uçup gidince
bilemedik
unuttuk
hepimizin insan olduğunu
eşsiz
değer biçilemez
yalnız kendine ait...

(sezen aksu'dan 'masum değiliz')

18 Aralık 2008 Perşembe

rüyalarım vardı eskiden
şimdi uyuyamıyorum
bile
neden
ki

aşk yakmış

aşk yakar diye bir diziye rastladım bu gece. pek fazla televizyon alışkanlığı olan biri değilim ama uykum çok fazla kaçıyor şu sıralar ve gerçekten iyi geliyor televizyon. meltem cumbulla özcan deniz başrollerde. başını pek bilmiyorum tabi ama zannımca özcan denizle meltem cumbul sevgililermiş. o kadar çok seviyorlarmış ki özcan denizin kalbinde n diye dövme bile görüyoruz(meltem cumbulun dizideki adı nazlı). sonra olaylar nasıl gelişiyor muamma benim için ama özcan deniz başka bir hatunla evleniyor ve bunu öğrenen meltem cumbul, ki o sırada düğün hazırlıklarında. alıyor eline silahı. köy ahalisine göstere göstere gidiyor özcan denizle buluşmaya ve şöyle diyor
seni sevdim, seveceğim... ölene dek
ve baaaam vuruyor özcan denizi
sonra sanırım kendini de vuruyor ama kapadım orada
sevdiğine zarar verebilir mi insan. hele ölene kadar seveceği bir insana. onu gözünden sakınması gerekmez mi. öyle bunalım bir durum ve öyle bir bencillik ki. insan sevdiği insanın mutluluğu için elinden geleni yapmaz mı. başka biriyle bir insan mutlu olamaz mı. olursa diğer kız cinnet geçirip 'nayır ulan yemin etmiştin yalnızca benle mutlu olacaksın' mı demeli.
anlayamadım.
sanırım ben de bir ara aynı duyguları yaşamıştım.
'nasıl olur, hani yalnız ben olacaktım. alçak hem de başka bir kızla hem de mutlu nöldürmeliyim onu' tripleri. yapmadım tabi bunu.
ama aradım baya bir küfrettiğimi hatırlıyorum. yazık suçu da başka bir kıza aşık olmak. ya da gününü gün etmek. her neyse işte. ne komikmiş.
ama 16 yaşındaydım daha.
küçük ve çocuk kelimeleri gündemdeydi o zamanlar.
gerçi şimdi de pek büyümüş sayılmam da.
nasıl bir cinnet anıdır o yarabbim.
sevmek fedakarlıktır.
sevmek emektir.
yoksa değil midir?
tiimondan geliyor:
uykusuz her gece...
artık geceleri uyuyamayan kız için :(

17 Aralık 2008 Çarşamba

duygu olsa olsa ne olsa

Hayatımın her döneminde yeniliğe açık oldum sanırım. Yemek olarak sadece makarna yiyen bir dadıyla büyüyüp onu taklit etmeye çalıştımsa da olamadı. Başarısızlıkla sonuçlansalar bile denemek hep hoşuma gitti. Bu yüzdendi belki de toplayıp bavulumu Hindistan’a gitmek. Böyle görmüştüm ailemden. İmkanın varken yaşayacaktın hayatı sonuna kadar. Hep çok farklı hayatlarım olsun istedim; çok tutucu, çok marjinal, çok punk, çok rock, çok salaş, çok oryantal… Doğu felsefesindeki reenkarnasyona inanmasam da bir zamanlar son Çin imparatorunun esas eşi, eski zamanın eğreti gelinlerinden ve ya bir İstanbul hanımefendisi olmuş olmak fikri cezp etmiştir beni. Tabi reenkarnasyonu düşünüp bunları hayal ederken solucan, örümcek, kertenkele olmak da farklı bir zorunluluk oluyor. Ama bu konunun ve kaygılarımın dışında bir şey. Karma felsefesi güzel ama bir dahaki hayata maymun ya da inek olarak gelmek pek işime gelmez. Ama bu kadar bahsi geçti ve oldu diyelim.

o zaman ne olurdu?

Ben bir köpek olsam, kesin çok saldırgan bir şey olup devlet tarafından zehirlenirdim

bir anaokulu öğretmeni olsam, Lilly gibi bütün arkadaşlarıma anaokulu çocukları gibi davranırdım.

bir kasiyer olsam, her aldığım paranın sahte olup olmadığını kontrol ederdim.

bir şarkıcı olsam, kimse mikrofonu elimden alamazdı.

bir ressam olsam, nü resimler yapardım.

bir erkek olsam, intihar ederdim.

bir orospu olsam, travesti olmayı tercih ederdim.

bir eğreti gelin olsam, damadı baştan çıkartırdım.

bir salyangoz olsam, bana tuz atmaya çalışan insanlara kezzap dökerdim.

bir maymun olsam, insanların anlamsızlıklarını taklit edip arkadaşlarıma stand-up hazırlardım.

bir dansöz olsam, alnıma yapıştırılan paralarla dansöz kiralardım.

bir kuş olsam, martı johnattan livingston gibi gözüm yükseklerde olurdu.

bir geyşa olsam, hayat onlara güzel valla.

bir gotik olsam, rexx önünden ayrılmazdım rapçilere kaldı ortam.

bir rapçi olsam gotikleri kovmaya çalışırdım rexx önünden.

bir metalci olsam, fuck life tarzı bir sürü böğürtü yazardım.

bir kaplımbağa olsam , tavşana 'sly' der yoluma devam ederdim.

bir tavşan olsam, üreme karşıtı protesto yapardım.

bir kedi olsam, mart ayında inime çekilirdim.

bir astronot olsam, Neil benden önce aya çıktı diye kemiklerini sızlatırdım.

bir çocuk olsam, zamanı durdurup ip oynardım.

bir aktris olsam, kurallarım var derdim.

bir zenci olsam, beyaz rapçi arkadaşlarımın yanında olurdum.

bir ünlü olsam, hamileyken göbek açık fotoğraf çektirirdim.

bir uçuçböceği olsam, alın lan kim görmedi beni diye dünyayı dolaşırdım.

bir fare olsam, kaplumbağa alır onları yetiştirir kendimi onların ağaları ilan ederdim.

bir karınca olsam, ağustos böceğinin yanına gider şarkısını dinler kışın açlıktan ölürdüm.

bir kimya mühendisi olsam, gerçekten bunu istemediğime kanaat getirirdim :)

16 Aralık 2008 Salı

yeni favorim bitter fıstıklı çikolata :)
işte bunu seviyorum!! =)

hayallerim-II- iyi bir anne olmak

Evet en büyük hayalim bu. Biyokimya çalışmamın sebebi mi. Tamamen bir muamma. Çocuklarıma karşı bilinçli bir anne olmak için okuyorum ben aslında. Tamamen hangi besinde ne var diye. Hem yemek yaparken de çok önemli kimya mühendisi olmak. Sonuçta sülfirik asitli beşamel soslu tavuk yaparsan ölür yavrucak ama değil mi. Her yaptığım yemeğin asitlik derecesine turnisol kağıdıyla bakıcam. O gün yaptığım yemeklerin pH değerlerinin toplamının 7 olmasına çok dikkat edicem ve öğrendiğim bütün formülleri bu yönde kullanıcam. Limonata da eğer işin içinden çıkılamazsa devreye girecek kilit bir içecek olacak benim için. Çok tehlikeli bir şey anne olmak. Ama neyseki mühendis olucam ben. Ayrıca bilicem ki makarna yaparken tuzlu olan suyun kaynama sıcaklığı normalden fazla olacak. Duhring kaidesi işte o zaman devreye girecek. Suyun sıcaklığını böylece molalitesinden ve çözeltinin sıcaklığından grafik yardımıyla bulucam, çocuklarıma çok güzel yemekler yapıcam. Teknik resim derslerinde öğrendiklerimi ise, çocuklarıma barbie evleri yaparken kullanıcam. Yatak bazalarını bize öğretildiği gibi çizicem. Ayrıca ikeadan aldığım (ki evimizin her şeyi olmaktadır o) mobilyaları kocam işte ailemiz için çalışırken ben çocuklarımı öğlen uykusuna yatırdıktan sonra bir güzel o nadide teknik resim bilgilerimle anlayıp yapıcam.

İşte ben bunun için okuyorum ya. İtüden mezun bir kimya mühendisi olup işsiz kalıp ya da eşim istemediği için çalışamayınca çocuklarıma gerçekten çok yararlı bir anne olacağıma inanıyorum.

İtü işini bilen ve doğru yapan anne yetiştirir. Anne çocukları için saçını süpürge eder. En olmadı bir süpürge yaratır.

hayallerim-I- Duygu'nun Çikolata Fabrikası

Yok yok. Aldım hepsini. Babam ilk başta ‘olur mu öyle şey’ dedi, ama ağlayıp tepinip tutturmaya başlayınca ben kıyamadı aldı biletleri. Bütün ülkelerdeki bütün Willy Wonka çikolatalarını aldım. Şimdi açıp bakıyorum hepsine. Tek tek. Duyduğuma göre Charlie adında yoksul bir çocuğa daha çıkmış bu bilet. Siz yazılanlara inanmayın. Diğerleri bende. Charlie’yi alt etmek de pek zor olmayacak zaten.

Duygu’nun çikolata fabrikası…

Bütün hepsi benim… =)

İlk başta değişik çikolatalar yapacağım. Aaa özellikle şunu belirtmem lazım. Orası benim çikolata fabrikam olduğunda ilk başta her şeyden yiyeceğim. Hepsini. Her şeyi tadıcam. Hem ne o öyle cüceler. Onları kovup arkadaşlarımı sokucam torpille. Daha sonra da değişik çikolatalar yapma işine giricem.

Kıymalı çikolata.

Zencefilli çikolata.

Kavunlu çikolata.

Vodkalı çikolata...

Sonra bu çikolatalarla farklı yemekler yapma işine.

Çikolata çorbası.

Çikolata salatası.

Çikolata yahnisi. Ve daha hebele hübülü şübülüsü. Sonra kendime çikolatadan bir ev yapıcam. Hayır Hansel ve Gratel benden çaldı o fikri. Ben onlardan almadım işte. Hem benimki koskocaman olacak. En büyük şato. Çikolatadan. Yatağım bile çikolata olacak.

Kazanıcam işte. O çikolata fabrikası benim olacak.

Çikolata fabrikam olunca, itü kimya mühendisliğinden ve alman lisesinden mezun hatta belki bir şekilde mastır yapmış bir hanımefendi olarak evlenip çoluk çocuğa karışmak suretiyle hem çocuk hem kariyer yapamayacağımın farkına varıp - he tabi bir de o zamana bir kocaya 4 eş, kadınlardan yalnızca kız mekteplerine öğretmen olunabilir gibi kanunlar da çıkartılmış olabilir- evde oturup çocuklarıma bakıp aynı zamanda günlerde seda sayan izlerken, diğer bağyan arkadaşlarım gibi kekler börekler değil çikolatalar götürücem ve böylece oradaki ağlayıp sızlayan kocasından ya da kumasından dayak yemiş bağyan arkadaşlarla değil, hayal dünyası geniş olan akıl yaşınca eşit olduğum küçüklerle beraber misket oynayabileceğim. Tabi misket hala gündemdeyse, beyblade oynarım olmadı. Gerçi şimdiki çocuklar bilgisayar oyunu oynuyo ya sırf. Olsun bağyanlarla o acıklı şeyleri izlemekten iyidir.

Neyse işte. Çikolata fabrikam olunca veririm size de bir lokma çikolata. Haaaa içi karamelli ve çilekli olanların hepsi benim ama. Baştan anlaşalım yoksa torpil cüce şapkası falan yok.

zayıflamışım.
o kadar çok yememe rağmen hem de.
her şey büyük geliyor artık bol.
hayat gibi.
hem duygusal hem mantıklı nasıl olabilir ki bir insan. herhangi bir şeyin hem kırmızı hem yeşil olması gibi bir şey. bu kadar acı çekip vahşi hayata geri dönmek nasıl olur.
mantık ve duyguların çelişirse ne olur sonu. ne zaman tükenir insan. vicdansız olabilir mi bunun sonunda. ya da vurdumduymaz. sanırım hissetmiyorum hiçbir şey. ben üzülürken annemler duygularımı mı aldırdı yoksa. keşke kavanoza koysalarmış. o kadar çoklardı ki belki satsalar çok insana yardımcı olurdu. sanırım diğerlerinde olmayan kadar vardı bende. ödünç versem üzülmezdim belki. o kadar çok üzüldüm ki. neden. belki de büyümek için. öğrenmek için.
artık inanmam bir şeye. güvenmem. ne aşka ne dürüstlüğe.
sokakları gezerken arıyorum. eski günlerimi. kaybedilmiş bir bavul gibi. bulamıyorum. vazgeçmiyorum. vazgeçmem lazım. resimlerini silmem. farklı yerlere gitmem.
evde durma diyor arkadaşlarım ailem. istemiyorum ki uyanmak bile. uyuyorum. ben. ki sevmem.
değiştiricem. yarın ilk işim kendime yeni bir kalp almak. ve yeni bir zihin. tekrar başlıyacam sonra hayata. 2. el dükkanından alığım yeni bir kalple.
belki sımsıkı sarılırım hayata yeniden. bir başka düşkırıklığına kadar.
o zamana kadar ne düş var böylece ne de kırıklık. insan 1 sene en çok sevdiği insana 1 günde yabancı olabiliyorsa daha neye inanır güvenir ki. nasıl yapar.
kalbimi fırlatıp atmak istiyorum.
belki de gömmek. yeşerir belki. tomurcuğundan bir kalp çıkar. kıpkırmızı. öfke ile, hayalkırıklığı ile en önemlisi de yalan ile solmamış bir kalp.
ah nerede eski aşklar. tüketmişiz hepsini.
şimdi kalan hep yalan. bu dönemde napsın benim gibi biri.
keşke zaman makinam olsa.
ya da bir dolabım.
sihirli.
küçük olsam.
çocuk olsam.
küçük çocuk olsam.
o zamanlar ballıbaba bile mutlu ederdi beni.
şimdi babam bile mutlu edemiyor dağılan kalbimle beni.
hayat ne garip, martılar falan.
gecenin bu saati bir ben varım bir de dostlar.
onlar da yatacak birazdan.
sonra ben kalıcam, kalbim ve hatıralarımla.
bulucam en güzel olup şimdi en acı verenlerini.
ilk sarıyer yolculuğumu. otobüsleri sahiplenişlerimizi. sözlerimizi. birlikte sımsıkı sarılıp kareoke de şarkı söyleyişimizi. arkadaşlarımızın bizi en mükemmel çift tayin edişini. kedimizi.
sokaktan topladığımız fındıkları. gorilimizi, sümüklüböceğimizi. mihrimah sultanı. fotoğraf karelerimizi. fotoğraf çekip en güzelini bulmaya çalışmamızı. denizli yolculuğumuzu. çin yemeklerimizi. menemenlerimizi. hep hep hepsini. kaldırıcam sonra rafa. en güzel yerlerden birini ayırdım onlara. daha sonra tekrar bakarım.
2. el dükkanından hele bir kalp edineyim de kendime.
yarın yeni bir gün.
sensiz ve çok benli.
bundan sonraki her gün gibi.
olsun siparişini verdim bile kalbimin.
yoldadır şimdi.
yeni bir ben için

gül ile bülbül

işte o kadar da imkansız değil, dedi bülbül, eğer o kızı gerçekten seviyorsan.
ve kalbine batırdı bembeyaz gülü. gül kalbinden akan kanla kızardı. kıpkırmızı bir gül oldu...
(ünlü gül ile bülbül hikayesinden kısa bir alıntıdır kendisi şahsıma mahsus değildir yani)

deactivated

tek başıma ve yalnızım artık. elimde biram. geçmişim sırt dönmüş bana. inanmam artık ne aşka ne sevgiye. ne anlamı var ki zaten şu tüketim toplumunda. denemekten kaçmak korkmak var. ben hiçbir zaman korkmadım ne aşktan ne sevgiden. cesurdum hep. her zaman. benim payıma biçilen hayat da buymuş napalım. ağlasam bile sesimi mısralarımda duyan yok. kelimeleri de kifayetsiz bulmam zaten hiçbir zaman. değer verdim. savaştım. kaybettim hep. hep.
küçük bir dünyam olsun istiyorum. sofienin dünyasındaki gibi. mektuplar gelsin hep hayatı anlatan. sorgulatan. belki sonunda bir yere çok da varamayacağım ama en azından biraz da olsa kendimi düşünmeye zorlayacağım.
kimse kendinden önemli değilmiş. kimse yeri doldurulamaz değilmiş. kimse sen değilmiş. sen de kimse değilmişsin. biz bir bilinç içinde onun parçalarıymışız sadece.
kalbim paramparça ve hayatıma devam etmeye çalışıyorum. o kadar zor ki. o kadar çok şey var ki bana acı veren.
güçlü görün diyorum kendime. kimse duymasın bilmesin derdini. eve gelip yalnız kalınca o kadar zor ki güçlü olmak.
nerede o güçlü herkesi güldüren hayatla aşkla ilgili o mütiş lafları söyleyen duygu. hani yalnızlık güzel bir şeydi. hani en rahatıydı. hani artık yoktu gözyaşı. hani bakmayacaktın fotoğraflarına. bitmişti artık. o zaman o pembe panjurlu düşler neden. neden damlıyor o damlalar.
hadi canım soğan doğramışmış.
itiraf et. hadi. yoksa cesaretin yok mu.
güçsüzsün işte.
güçsüz. savunmasız.
yalnız.
hani önemli olan gündü. kendindin. o kadar psikoloji kitabı okumuştun. içinde dev vardı ve o uyanmıştı. hani yaşam senle başlayıp senle bitiyordu. demesi ne kadar kolaydı değil mi bunu arkadaşlarına. onlar şimdi sana bunları söyleyince neden kabullenmesi bu kadar zor. neden bu kadar imkansız.
gitsin varsın olsun biriyle. olmasın ya da. ne fark eder ki. sen savaştın. o denemedi. olduğu gibi kabullensene.
ne diye çok uyur az okur oldun ki. her yerde onu görmekten kortuğun için mi. yoksa içindeki iç savaştan kaçtığın için mi.
yalnız kalıp kendi kalp kırıklığını dinlemekten mi korkuyorsun yoksa.
seni zavallı pislik....

facebook
deactivated...

15 Aralık 2008 Pazartesi

Bedava yaşıyoruz, bedava…

Bir haber okudum bugün. Neresine şaşırsam, neresine üzülsem bilemedim.

14 ve 15 yaşlarında üç çocuk evde yalnız yaşadığını bilen bir kadının evine el öpme bahanesiyle girmiş, kadına tecavüz edip 1000ytlsini çalmışlar. Komşusu ise yan evden gelen sesleri duymuş, ama korktuğundan bir şey yapmamış. Polisi bile aramamış. Ona dokunmayan yılan bin yaşamış…

Bedava yaşıyoruz şu memlekette…

Bedava…

mutlu seneler!!

Çayını içerken göz göze geldiler. Kız gazetenin üstünden göz ucuyla bakmıştı. Yeşil gözleri ile etkilenmişti. Otobüse tekrar bindiklerinde kızın arkasında oturduğunu fark etti. Ne olursa olsun bir şeyler yapmalıyım diye düşündü. Nasıl olsa bugün farklıydı. Yılbaşıydı. Yeni bir yıl. Yeni bir başlangıç. Hep çekingen olmaktan çekmişti. Artık yeni bir yıl olacaktı ve o öyle olmayacaktı. Değişecekti.

Kadın kalktı, eşyalarını aldı ve gecenin o karanlığında çok da bir şey seçilemeyen bir yerde otobüs durdu kadın indi. Son şansıydı belki de adamın. Kendini kanıtlaması için son şansı. Yanına aldığı üç beş eşyayı kaptı kızın peşinden indi.

Saat 22 12ydi. Yeni bir yıla 1saat 48 dakika vardı. Cesaretini topladı, kızın yanına gitti.

Tanışabilir miyiz.

Tanıştılar da. Sonunda başarmıştı. Bu sene, yeni yıla yeni biri olarak girecekti. Hiç bilmediği bir yerde, hiç bilmediği bir kızlaydı işte.

Yakınlarda bir çay ocağına gittiler. İki çay söylediler. Tavşankanı. Sohbet etmeye başladılar. Hiç bu kadar gururlu hissetmemişti kendini. Saat 23 10 olmuştu. Çok az kalmıştı yeni yıla. Birazdan kapanacaktı çay ocağı. Evine davet edecek beni diye düşündü, heyecanlandı. Yeni bir yıla, tanımadığı bir kızla girecekti. Konuşma da gayet iyi ilerliyordu. Olmuştu bu iş.

Bir anda kız kalktı. Çocuk heyecanlandı. Eşyalarını aldı.

Artık bundan sonrasını sen bileceksin. İyi seneler. Güzel sohbetti. Arkadaşlarım bekler beni.

Dur, dedi çocuk nereye gidiyorsun.

Gidiyorum işte. Yeni yılı seninle geçireceğimi falan mı düşündün. İyi geceler.

Ve kalmıştı. Tek başına. Yılbaşına yalnızca 14 dakika kalmıştı. Bilmediği bir yerdeydi. Ve o saatte nasıl gidileceğini bile bilmiyordu. Evine.

Kahretsin, dedi.

Kahretsin…

14 Aralık 2008 Pazar

büyük umutlar

Kar yağıyordu olağanca hızıyla. Radyolar uyarıda bulunmuşlardı. Son 10 senenin en çetin kışı yaşanacaktı o sene. Bu kar da bir başlangıçtı sadece. Ayakkabılarındaki deliklere ve kansız tanısı konulan bedenine ve yaşına bakmadan dışarıdaydı gene o. Üstünde yalnızca bir çocuğun eskileri olarak verilmiş ve üzerine küçük gelen bir kazakla yürüyordu sokakta. O kadar küçüktü ki ve o kadar görünmez, kimse fark etmeden dolaşıyordu etrafta. O sırada gördü o küçük kızı. Simsiyah buklelerini iki tokayla iki yana kümelenir şekilde ayırmış, kırmızı başlıklı kızı kıskandırır gibi çok zarif bir kırmızı kapüşonlu mont giymişti. Küçük kalbi çarpmaya başladı. Kendini, kimliğini, durulmasını öğrettikleri yeri unutarak takip etmeye başladı kız ve annesini. Kocaman bir panoya yazılmış, kocaman harfleri olan bir binanın önüne geldiler, çocuk arkalarında. Keşke bilsem dedi. Okumayı. Sadece okumayı değil keşke hayatı da bilebilseydi küçük. İçeri girdiler. Arkalarında çocuk. Kocaman bir adam önüne çıktı.

Ne arıyorsun sen burada. Giremezsin içeri.

Sesle arkasını dönen kız çocuğa baktı. Çocuk kızardı, kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Kız annesine bir şeyler fısıldadı. Çocuğun yanına geldi. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, kızın söylediklerini zar zor duyabildi.

Al bakalım şu parayı, mendil ver bana. Üstü kalabilir.

Eline sıkıştırılmış bir beş milyonla kalakaldı çocuk o karlı aralık günü taksimin ortasında.

Ve anladı.

Nereye ait olması gerektiğini.

yaşar ne yaşar ne yaşamaz,
duygu ne duyar ne duymaz....
yanımda bir çift bağırıyor,
içimde yüreğim:
istemiyorum seni anladın mı istemiyorum!!!!
is
te
mi
yo
rum....

12 Aralık 2008 Cuma

son ve söz

Hiçbir zaman doğru yapamamıştı hiçbir şeyi. Severdi şarkı söylemeyi. Sesi bile güzel değildi. İçmeyi de severdi. Hep sarhoş olup dağıtmıştı oysa. Onu da sevdi sanırım. Ama olmamıştı. Olamazdı ve de…

Bitirmek kolaydır bir yazıyı. Başlangıçta yazdığını şöylece bir toparlarsın. Sonra biter işte. Marifet kalıpları değiştirmekte.

Başlangıç bilgi gerektiriyor. Nasıl yazacağını ne hakkında yazacağını bilmeyi. Birinci tekil şahıs mı kullanacaksın, üçüncü tekil şahıs mı. Formal bir şey mi olacak gayri resmi bir şey mi. Karakteri belirliyor yani giriş kısmı. Nasıl başlarsan öyle devam etmeli mantığı anlayacağın.

Gelişme ise birikim gerektirir konu hakkında. Güzel bir tarihi girişten sonra ne varsa elinde koyarsın yazına. Tezler, antitezler… Bitmez sanırsın hiç. Sonu gelmeyecek alıntıların. Tam o sırada biter. Başlamak başlangıçta zor gelse de bakarsın ki gelişme en önemlisidir. Belkemiğidir her şeyin.

Hayat ise benzemez makaleye. Genelde daha çok bir romandır. Neresi en önemlisi belli değil gibi gözükse de, sonudur hep en önemli olan. Bitiş kısmına bağlıdır her şey. Bitişin insanda bıraktığı imge ve duygulara. Sonu kötü olan bir roman ne kadar başlarda kalbini çelmiş olursa olsun, hep kötü anarsın. İstediğin gibi gitmiştir belki, ama istediğin gibi bitememiştir. Eksiktir. Sonu hiç olmaz o yüzden o hikayenin sende. Yazdıkça yazar, oynadıkça oynarsın sonuyla, tek başına tekrar tekrar.

Son, en son dediğindir yaptığındır hep hatırlanan. 20 senelik evli ol. Romantik ol. Önemli değildir. En sonunda kumar batağına düşmüşsen veya alkolik olup çocuklarını dövüyorsan, o sondur akılda kalan. Bir anda biter her şey. Ya da o anda başlar.

Bitirmek zordur bir ilişkiyi. Son sözü söylemek. Gerçekten en son sözü. Veda etmek gibi hayata.

Son söz…

Son..

Söz…

10 Aralık 2008 Çarşamba

geceyarısındansonraki sohpetler

Uyuyamadım bu gece de. Ne varsa şu hain gecelerde. İstiyorlar hep benle olmayı. Ne buluyorlarsa artık bende. Hiç bu kadar hüznü, ‘gel-git’i hissetmemiştim. Bitmek. Ve başlamak. Usanmadan, bıkmadan.

Neşem nerde. Kaybettim onu. Bulamıyorum. Hükümsüz. Nerede kaldı acaba. Çok mu hüzünlendim. Sanırım. Neden ki. Zaman çok hızlı akıyor. Dur diyorum. Bekle beni. Kimse duymuyor ki sesimi. Kapalı kalmışım cam bir dolabın içinde. Keşke benim de dolabım büyülü olsa. Girsem. Kaybolsam. Saklansam. Aklım olmasa onda.

Aklımda bitmek bilmeyen sorular. Cevap hep aynı: zaman. Böyle değildim ki ben eskiden. Ne oldu bir anda bana anlamıyorum. Yok. Almıyorum, alamıyorum nefes. Düğümleniyor boğazımda. Başka bir şey düşünemiyorum ki. Yaşanmışlık olmasa da, yaşanabilecekleri düşünüp efkarlanıyorum. Böyle iş mi olur. Suskunum. Ve de puskun. Kendi yaramı o olmazsa yanımda nasıl sarabilirim ki. Ya onun yaraları. Nasıl sarabilirim ki onları. Zamanla düzelir mi gerçekten. Olur mu dersin beni tatlı uykumdan ve bana dilenmiş tatlı rüyadan alı koyan gece. Bilmiyorum. Birlikte geçen zamanın çokluğu bir şey ifade eder mi ki. Ya az olsa o zamanlar ve gene de değerli. Bir şey fark eder mi. Tanımasam da bilemez miyim. Tahmin hakkımı kullansam? Ya yanılmıyorsam?

Peki ama yanılıyorsam ne olacak. Ah derdimin dermanı olduğunu zanneden zaman. Ne kadar bahtiyar ederdiniz onunla gelseniz. Tekrar koysam başımı omzuna. Zor mu. Çok mu. Bilmem. Bilemem. Küçüğüm daha. Küçük ama çok yorgun. Yalanlardan, dolanlardan, zırttan pırttan hoptan hüpten ve vesairesinden. Keşke sonum olsa o. Ve de başlangıcım. Çok mu kısa zaman. Değer sadece zamanla mı biçilir peki bunu kim bilebilir.

Gel dese. Kal dese. Bitmese. Çok mu zor. Belki de. Bu kadar yaralıyken hem de. Neden bu kadar karmaşık içim. Allak bullak saf kalbim. Oynamasa. Kal dese. Belki de git.

Korktuğum her anımda yanımda olsa. Ah o kadar sıcak ki sarılışı. Korku filmi izlesek, korkmayayım diye sarılsa sıkı sıkı bana. Ya da hüzünlensek bir filmde. Ama gelmese benden başkası aklına. Ne o ne diğeri ne de en ötekisi. Ben olsam. O olsa. Bir de biz ve kalplerimiz. Hırçın kedilerimiz ise yanımızda. Onlar zaten bu hikayenin kahramanı. Düşünmesek bir daha hiçbir şeyi. Çok mu erken bunları düşünmek için. Belki de çok geç. Ben bilemem ki. Bilse bilse o bilir. Kaçmasam kovalamasa sadece tutsak birbirimizi hep. Olmasa o, bu ya da belki şu. O, ben ve biz sadece. Hiç kırılmasa kalbimiz bir daha. Mutlu olsak hep. Çok şey istedim çok.

Tükendim…

Tü ken dim..

Tıkandım ve de…

Son bu ve ilk

Bir bitiş ve yeniden doğuş

Her yere düştüğümde olacak mısın ki yanımda?

herhangibirhikaye

Çok sevmişti yazmayı ya…

Yolun kenarındaki su birikintisinin aksinden yüzünü gördü. Yılların eskittiği ve olduğundan daha yaşlı gözüken yüzünü. Ruhu kadar değil ama gene de yıpranmıştı yüzü de.
Sonbaharlar garipti. Ne bahara benzerlerdi ne yaza ne kışa. Sonbaharda yalnızsan hüzün dolardı içine, değil ve mutluysan o dökülen yapraklar yağan yağmur okşardı içini, sızardı bir rüzgar gibi tenine ve raks ederdi yeni kıpırdanmaya başlayan yavru bir kuş gibi. Diğer mevsimlerde olmayan bir şeydi bu; nabza göre şerbet misaliydi sonbahar. Yalnızsan ve sonbaharı yaşıyorsan daha bir hüzün kaplardı içini, daha bir üzerdi seni yağan yağmur, her yaprak daha bir iç burkucu olurdu senin için ve hiç yazın gelmeyeceği hissi acıtırdı yüreğini. Diğer mevsimler ise hep güzeldi, yalnız olsan bile. Yazın o kavurucu sıcağı, kışın yaza yaklaşmış olma ümidi tutardı ayakta seni. Her zaman olmasa da tabi.
Kapıyı açtığında kedi geldiği için minnettar bir şekilde mırlamaya başladı. Montunu ve ayakkabılarını çıkarttı, radyoyu açtı, kediye mama ve kendine bir kadeh kırmızı şarap koyup oturma odasına geçti. Oturma odası ne anlamsızdı onun için. Ve kanepeler. Ve eve alınan onca eşya. Aslında hepsi yalnızlığının bir yanılsamasıydı. Gereksizdi. Kurtulmalıyım diye düşündü. Hepsinden. Her şeyden. Hatta bu evden ve kediden bile. Yo hayır kedi olmazdı. Yol arkadaşıydı onun. Ama kurtulacaktı kalanından. Ne gerek vardı ki. Zaten bu ev hep ‘o’nu hatırlattığından yakınmıyor muydu. Satardı biterdi işte. Ruhunu ve kalbini de satabilir miydi, onlardan da bu kadar kolay kurtulabilir miydi ki acaba. Gene o kızla mı diye düşündü. Eli telefona gitti ama yapamadı. Aldı telefonu eline, silmesine rağmen ezberinde olan numarayı bütün karşı çıkışlarına rağmen çevirdi. Ve kapadı. Kırgın ve yamalamaya çalışıp bir türlü başaramadı kalbi zonklamaya başladı.
‘Nasıl olsa onunla ne diye düşünüyorum ki!’
Aklına eski yaşanmış kötü sonra ise güzel günler geldi. Hep verilen sözler. Ve hiç tutulmayan. Böyle olması gerek diye düşündü sonra.
Belki de olmamalıydı. Oldu işte. Bitti. Kesin o kızla o iğrenç bara gitmiştir, ya da bizim gittiğimiz lanet olası restoranda. Ne fark ederdi.
Arkadaşları sanki cenaze evine gelir gibi gelip gitmişti birkaç gün. Anlamsız teselliler. Yerine getirilmeyeceği bilinen ve zaten şimdiye kadar kimsenin yerine getirdiği görülmeyen tavsiyeler. Kesilmişti sonra onlar da.
Yalnızdı artık. Evinde, kedisiyle tek başına.
Acaba o restoranda mıdır diye düşündü. Gidip bakmamak için kendini zor tuttu. Görse ne olacaktı ki, o kızlaydı bilmiyor muydu zaten. Onun için terk etmemiş miydi. Bir şey değişmeyecekti ki…
Yalnızdı. Bağ bahçesinde toplanması unutulmuş son üzüm gibi. Hepsi şarap olacaktı, o orada kururken. Bütün arkadaşları ailesi hepsi gitmiş, bir tek o kalmıştı. Bu sonbahar onun için sadece hüznü çağrıştırıyordu.
Gerçek dışı olan her şeyden bütün o duygulardan, arkadaşlarından, eski sevgililerinden, evinden, işinden ve sonra kendinden nefret etti teker teker. En çok da kendinden.
Buraya kadardı.
Bitmiş, tükenmişti...
Kediye birkaç gün yetecek kadar mama koydu, sıcak suyu küvete doldurdu, içine girdi ve mutfaktan aldığı bıçakla akmasını bekledi kanının sonsuzluğa… Yaşadığı her olayın her anın her sahteliğin akmasını beklediği gibi…
O sırada kırık kalpler için Teoman’ın bir şarkısını çalarken… Bitti zor oldu ama bitti…
Bu ayrılıkla ilgili ne son hikayeydi dinlenilen. Sadece bir hikayeydi işte.
Çok düşünüyordu…
Çok düşünüyordum…
Çok düşünüyordun…
Çok…
Duygu'08

Bir gün gelir de unuturmuş insan
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle
Saat on ikiyi vurduğu zaman
Beni unutma
Çünkü ben her gece o saatlerde
Seni yaşar ve seni düşünürüm
Hayal içinde perişan yürürüm
Sen de karanlığın sustuğu yerde
Beni unutma
O saatlerde serpilir gülüşün
Bir avuç su gibi içime, ey yar
Senin de başında o çılgın rüzgar
Deli deli esiverirse bir gün
Beni unutma
Ben ayağımda çarık, elimde asa
Senin için şu yollara düşmüşüm
Senelerce sonra sana dönüşüm
Bir mahşer gününe de rastlasa
Beni unutma
Hala duruyorsa yeşil elbisen
Onu bir gün benim için giy
Saksıdaki pembe karanfilde çiğ
Ve bahçende yorgun bir kuş görürsen
Beni unutma
Büyük acılara tutuştuğum gün
Çok uzaklarda da olsan yine gel
Bu ölürcesine sevdiğine gel
Ne olur Tanrıya kavuştuğum gün
Beni unutma..
Ümit Yaşar OĞUZCAN

bir ayrılık senfonisi üstüne karalamalar

Başladım yazmaya... Başlamak bitirmenin yarısıymış... Belki başlarsam biter dedim acılarım... Hikayesi vardır herkesin... Benim de var işte... Paylaşınca azalır yükler dediler ben de paylaşmak istedim... Bilemedim başını sonunu bu hikayenin ama. Kim bilebilir ki? Bu hikayenin kahramanı ben miyim, o mu kim onu bile bilemedim. Kim ne için acı çekiyor. Acı nedir bilemedim. Gene de anlattım hikayemi. Dedim ya paylaşılınca azalıyomuş yükler. Kadim dostum kalemime güvendim. Anlar o benden. Bittiğinde çok daha mutlu bir ben, belki sen olacak. Onu da bilemem ya. Romeo ve Julliete’mişiz hepimiz. Herkes sevgisinden dolayı ölüm döşeğinde. Yanlış anlatmışlar, yanlış anlamışız. Gerçek sevgililer kavuşamaz demişler, acı çeker... Biz de sanmışız ki birbirimizi öldürünce kazanacak aşkımız. Yalnız yaşamak en onurlusu sanmışız. Paylaşamamışız... Korkmuşuz... Sahipken kaybetmekten o kadar korkmuşuz ki kaybetmişiz sonunda. Deniz ve mehtap sevgiliye göz kulak olmuş hep. Biz ise gideni serbest bırakmış ve umutsuzca arkasından beklemişiz. Denememişiz. Bakmışız, görememişiz. Hiçliğe dalmışız çoğu zaman. Öldürdüğümüzün yasını tutmuş, hayata küsmüşüz. Kapamışız kapılarımızı. Küsmüşüz hayata. Sırtımızı acı ezgilere dönüp sadece sevgilinin gelmesini beklemişiz. Bir anda, aniden... Günler, aylar geçmiş; mevsimler değişmiş. Fark etmemişiz bile ocaktaki yılbaşı heyecanını, martın kapıdan baktıracağını; o kadar kör olmuşuz ki çocukken yağsın diye yalvardığımız kar bile bütün kirleri örterken; kalbimizdeki hüznü örtememiş bir türlü... Hep hüzünlü kalmış, onu sevmişiz. Ya da bahar... Bahar gelirken kıpırdamamış içimiz. Fark edememişiz açan tohumcukları. Içimizdekileri bile saklamışız. Ayıp olur diye korkmuşuz, çekinmişiz. O en sevdiğimiz yağmur kokusu bile uzaklarda bir yerlerde kalmış, eski sevgilinin aklımızda oluşturduğu baskının altında. Moda’nın o güzel kış akşamında bile el ele tutuşan çiftler, öten kargalar hep ‘o’nu hatırlatmış. Acı çekmek bir özellik olmuş sonra. Sanılmış ki hep üzülünürse, bir gün mutlu olunur. Bize acı çektiren filmleri sevmişiz. Sonu mutlu bitsin diye yalvarırken içten içe, kendi sonumuzu görmezden gelmişiz. Sil baştan başlamak düşünülmemiş hiç. Zor gelmiş. Yas tutmak daha onurlu ve kolay. Gidenler görülmüş; ama kaçırılanlar fark edilmemiş. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın dediği gibi acılar denizinde boğulmuşuz çoğu zaman işitmemişiz vapur düdüklerini martı çığlıklarını... O kadar soyutlamışız ki kendimizi içimize gömdüğümüz sevgiyle, fark edememişiz yanımızdakileri. Bize yardım etmeye çalışanları. Itmişiz hep. Sularımız tuzlu demişiz zehir zembelek... Korkmuşuz... Çok korkmuşuz... Unutmaktan... Unutamamaktan... Tekrar sevmekten.... Sonra kırılmaktan... Aynı şeyleri yaşamaktan... Usanmışız sevmekten... O yüzden kalmayı seçmişiz... Durdurmuşuz kalbimizin saatini. Bir daha kurmamak üzere...

Oysa... Oysa bir gülüş, bir gülücük... Sımsıcak bir bakış... Soğuk havada içilen bir sıcak çikolata bile yeterken acıları dindirmeye. Bakmışız, görememişiz... Belki de görmek istememişiz... Denememişiz ve hep kaybetmişiz...
Ya öyle değilse....
Belki de...
Belki işte..

Duygu’08

Ben acılar denizinde boğulmuşum
İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların benim için ağladıklarını

Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime
Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını
Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle
Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını

Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana;herkes içime dökmüş artıklarını

Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını...
Ümit Yaşar OĞUZCAN

mutluluk yanılsamaları içinde küçük bir tebesüm

Elindeki çiçekleri vazoya koydu kadın… Otoyolun kenarında egzoz dumanının içinde büyümeye mahkum edilen beyazı grileşmiş sarısı solmuş papatyalar… En çok bunları sevdiğini öğrenmişti. Elleri titriyordu… Birkaç küçüklük resmi vardı elinde… Eski, yıpranmış… Hayatı gibi… Oradan oraya savrulmuş… Tam olarak hatırlayamadığı, nerede ne zaman nasıl çekilmiş… Daha kötü günler uzaktı ve hala leyleklere inanıyordu o zamanlar… İnsanların masum olduğuna… Ailesi yalan söyleyecek değildi ya ona göre o zamanlar… Çok eskiden… Mutluluk… Abidin Dino’nun portresindeki gibi hayatının o resmindeydi… Yıllar önce yitip gitmiş…Şimdi ise yıllar önce yitip giden mutluluğunu yeniden yakalabilecek olmanın heyecanı vardı içinde… Görünce ne hissedeceğini bilemiyor, kestiremiyordu… Şimdi bunları düşünmemeliydi… Bir sigara yaktı… O sırada ‘acaba o da hala içiyor mu’ diye düşündü içinden… Her şeyi, hayatlarını mahveden alkolü bırakmıştı duyduğuna göre… Peki ya sigarayı... Resimdeki gibi miydi hala, yoksa tanıyamayacak mıydı onu… Yüzünden tanımasa bile kokusundan kesin tanırdı… O kekremsi ve huzur veren koku değil miydi yıllardır erkeklerde arayıp bulamadığı… Yok, yok kokusu değişmemişti yüzü yaşlansa bile… O kadar az şey vardı ki hatırladığı, birkaç gün önce yapacağı yemek listesini hazırlarken bile yardıma ihtiyaç duymuştu… İhtiyaç… Sevgiye, şefkate… Bulamamıştı kaybettikten sonra onları… Hep ihtiyaçtı artık… Giderilemeyen… Sabaha kadar yaptığı yemekleri gözden geçirdi, gerekli eklemeleri yaptı, masaya taşıdı… Hiçbiri annesinin yaptığı kadar güzel olmamıştı… Zaten hiçbir zaman onun kadar iyi yapamamıştı… Kabullenmişti bunu, onu bir anda yitirdiğini kabullendiği gibi… Ama gene de keşke birazcık çekseydi şu huyu ona… Hayat garipti… Tam birini yitirdiğinde, yitirmenin acısında tekrar kazanmanın mutluluğunu hissetmek...Tatmak… Şimdi bunları düşünecek zaman yoktu… Makyajını son bir kez tazeledikten sonra masaya oturdu, Behçet Necatigil’in en sevdiği şiirini açtı ve onu tekrar tekrar okuyarak zamanın akışına bıraktı kendini…
Telefonun çalışıyla irkildi, çalanın kapı olması gerekiyordu… Saate baktı 20 dakika önce burada olması gerekiyordu… Bardağındaki şarabı içti, telefonu açtı… Yüzü bembeyaz oldu… Arayan polisti. Sona ermişti… Kavuşamadan… Buluşamadan… Onu ne kadar çok sevdiğini söyleyemeden… Ona ne kadar ihtiyacı olduğunu anlatamadan… Kokusunu son kez içine çekemeden yitirmişti babasını… Keşke dedi… Keşke...
Duygu'08


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı

Behçet Necatigil

yeni-den...dendi...

Elime aldım kalemimi, mürekkebini tazeledim... Yavaş yavaş tanıttık birbirimizi… yeniden, yenibaştan… konuştuk… dertleştik… konu konuyu açtı, sonra kaybolduk… kayboldukça kendimizi bulduk… beraber geçmeyen, geçemeyen günleri, geceleri, mevsimleri… anlattık birbirimize… uzun zaman olmuş kadim dostumla konuşmayalı… sarıldık sıkı sıkı, özlem giderdik… bir şişe şarap söyledik sonra… şişede lal, ay hilal… uzun zaman olmuştu… değişmiştik… içimizdeki biz aynı… maskelerimiz artmış… zorlaşmıştı onları düşürmek… eskisi gibi saf çocuksu masum olmak… masumiyet… sevgi… sabrettik… dinledik… konuştuk… merak ettik… sorduk… öğrendik… anladık… anlamaya çalıştık… anlamayınca yagılamadık… tekrar tanıdık birbirimizi… çekingenliğimiz zamanla azaldı… azaldıkça ben ona kendimi hayallerimi tanıttım… beklentilerimi… zaaflarımı… amaçlarımı… o bana yavaş yavaş harflerini tanıttı… sıkılmadan, utanmadan, gocunmadan… ben ona korkularımı, üzüntülerimi, hayal kırıklıklarımı, sevinçlerimi anlattıkça kelimeler kurmaya başladık o harflerle… bulduğumuz kelimelere biz bile şaşırdık… artık çok daha rahat anlar olmuştuk birbirimizi… anlamak anlatmak ve inanmaktı isteğimiz… artık zamanı gelmişti… sabretmiştik ama olmuştu… sıra birbirinden saf bize bana ve kalemimle özgün cümleler kurmaya gelmişti…

Ah kalemim benim kadim dostum… ne çok şey yaşamışız biz ne hayatlar tatmışız tadımlık… ne çok ne çabuk geçmiş şu zaman… kurtarmak isteyip kurtaramadığımız deniz yıldızlarına içelim kadim dostum… kirlenen, kirletilen hayatlara…

uzun zamandır hissetmediğim hafiflikti hissettiğim… beni anlayan, dinleyen, beraber birbirimizi keşfedeceğimiz bir dosttu o… ihmal ettiğim kadim dostum… giderken hoşça kal diyemediğim… döndüğümde ellerini açmış beni bekleyen…

Duygu'08

Sözlerimi geri alamam
Yazdığımı yeniden yazamam
Çaldığımı baştan çalamam
Bir daha geri dönemem
Akıyorsa gözyaşım kurumasın
Coşup seven gönlümse durmasın
Dost bildik anılarım çağırmasın
Hiçbir kere hayat bayram olmadı
Ya da
Bir nefes alışımız bayramdı
Ya da
Bir umuttu yaşatan insanı
Aldım elime sazımı
Yine aşınca çayın suyu boyumu
Belki yeniden
Karşıma çıkacaksın
Göz göze durup
Bakınca göreceğiz
Neyiz nerelerdeyiz
Bilemiyoruz
Şimdi

İzleyiciler