10 Aralık 2008 Çarşamba

bir ayrılık senfonisi üstüne karalamalar

Başladım yazmaya... Başlamak bitirmenin yarısıymış... Belki başlarsam biter dedim acılarım... Hikayesi vardır herkesin... Benim de var işte... Paylaşınca azalır yükler dediler ben de paylaşmak istedim... Bilemedim başını sonunu bu hikayenin ama. Kim bilebilir ki? Bu hikayenin kahramanı ben miyim, o mu kim onu bile bilemedim. Kim ne için acı çekiyor. Acı nedir bilemedim. Gene de anlattım hikayemi. Dedim ya paylaşılınca azalıyomuş yükler. Kadim dostum kalemime güvendim. Anlar o benden. Bittiğinde çok daha mutlu bir ben, belki sen olacak. Onu da bilemem ya. Romeo ve Julliete’mişiz hepimiz. Herkes sevgisinden dolayı ölüm döşeğinde. Yanlış anlatmışlar, yanlış anlamışız. Gerçek sevgililer kavuşamaz demişler, acı çeker... Biz de sanmışız ki birbirimizi öldürünce kazanacak aşkımız. Yalnız yaşamak en onurlusu sanmışız. Paylaşamamışız... Korkmuşuz... Sahipken kaybetmekten o kadar korkmuşuz ki kaybetmişiz sonunda. Deniz ve mehtap sevgiliye göz kulak olmuş hep. Biz ise gideni serbest bırakmış ve umutsuzca arkasından beklemişiz. Denememişiz. Bakmışız, görememişiz. Hiçliğe dalmışız çoğu zaman. Öldürdüğümüzün yasını tutmuş, hayata küsmüşüz. Kapamışız kapılarımızı. Küsmüşüz hayata. Sırtımızı acı ezgilere dönüp sadece sevgilinin gelmesini beklemişiz. Bir anda, aniden... Günler, aylar geçmiş; mevsimler değişmiş. Fark etmemişiz bile ocaktaki yılbaşı heyecanını, martın kapıdan baktıracağını; o kadar kör olmuşuz ki çocukken yağsın diye yalvardığımız kar bile bütün kirleri örterken; kalbimizdeki hüznü örtememiş bir türlü... Hep hüzünlü kalmış, onu sevmişiz. Ya da bahar... Bahar gelirken kıpırdamamış içimiz. Fark edememişiz açan tohumcukları. Içimizdekileri bile saklamışız. Ayıp olur diye korkmuşuz, çekinmişiz. O en sevdiğimiz yağmur kokusu bile uzaklarda bir yerlerde kalmış, eski sevgilinin aklımızda oluşturduğu baskının altında. Moda’nın o güzel kış akşamında bile el ele tutuşan çiftler, öten kargalar hep ‘o’nu hatırlatmış. Acı çekmek bir özellik olmuş sonra. Sanılmış ki hep üzülünürse, bir gün mutlu olunur. Bize acı çektiren filmleri sevmişiz. Sonu mutlu bitsin diye yalvarırken içten içe, kendi sonumuzu görmezden gelmişiz. Sil baştan başlamak düşünülmemiş hiç. Zor gelmiş. Yas tutmak daha onurlu ve kolay. Gidenler görülmüş; ama kaçırılanlar fark edilmemiş. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın dediği gibi acılar denizinde boğulmuşuz çoğu zaman işitmemişiz vapur düdüklerini martı çığlıklarını... O kadar soyutlamışız ki kendimizi içimize gömdüğümüz sevgiyle, fark edememişiz yanımızdakileri. Bize yardım etmeye çalışanları. Itmişiz hep. Sularımız tuzlu demişiz zehir zembelek... Korkmuşuz... Çok korkmuşuz... Unutmaktan... Unutamamaktan... Tekrar sevmekten.... Sonra kırılmaktan... Aynı şeyleri yaşamaktan... Usanmışız sevmekten... O yüzden kalmayı seçmişiz... Durdurmuşuz kalbimizin saatini. Bir daha kurmamak üzere...

Oysa... Oysa bir gülüş, bir gülücük... Sımsıcak bir bakış... Soğuk havada içilen bir sıcak çikolata bile yeterken acıları dindirmeye. Bakmışız, görememişiz... Belki de görmek istememişiz... Denememişiz ve hep kaybetmişiz...
Ya öyle değilse....
Belki de...
Belki işte..

Duygu’08

Ben acılar denizinde boğulmuşum
İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların benim için ağladıklarını

Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime
Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını
Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle
Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını

Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana;herkes içime dökmüş artıklarını

Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını...
Ümit Yaşar OĞUZCAN

Hiç yorum yok:

İzleyiciler