Kar yağıyordu olağanca hızıyla. Radyolar uyarıda bulunmuşlardı. Son 10 senenin en çetin kışı yaşanacaktı o sene. Bu kar da bir başlangıçtı sadece. Ayakkabılarındaki deliklere ve kansız tanısı konulan bedenine ve yaşına bakmadan dışarıdaydı gene o. Üstünde yalnızca bir çocuğun eskileri olarak verilmiş ve üzerine küçük gelen bir kazakla yürüyordu sokakta. O kadar küçüktü ki ve o kadar görünmez, kimse fark etmeden dolaşıyordu etrafta. O sırada gördü o küçük kızı. Simsiyah buklelerini iki tokayla iki yana kümelenir şekilde ayırmış, kırmızı başlıklı kızı kıskandırır gibi çok zarif bir kırmızı kapüşonlu mont giymişti. Küçük kalbi çarpmaya başladı. Kendini, kimliğini, durulmasını öğrettikleri yeri unutarak takip etmeye başladı kız ve annesini. Kocaman bir panoya yazılmış, kocaman harfleri olan bir binanın önüne geldiler, çocuk arkalarında. Keşke bilsem dedi. Okumayı. Sadece okumayı değil keşke hayatı da bilebilseydi küçük. İçeri girdiler. Arkalarında çocuk. Kocaman bir adam önüne çıktı.
Ne arıyorsun sen burada. Giremezsin içeri.
Sesle arkasını dönen kız çocuğa baktı. Çocuk kızardı, kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Kız annesine bir şeyler fısıldadı. Çocuğun yanına geldi. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, kızın söylediklerini zar zor duyabildi.
Al bakalım şu parayı, mendil ver bana. Üstü kalabilir.
Eline sıkıştırılmış bir beş milyonla kalakaldı çocuk o karlı aralık günü taksimin ortasında.
Ve anladı.
Nereye ait olması gerektiğini.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder